22 Temmuz 2015 Çarşamba

ZURNANIN ZIRT DEDİĞİ YERDEYİZ!!!



19 Mart Perşembe günü "Tamamen evimizde olan malzemelerle, aç kalmadan ve çok kolay yapacağımız 120 günlük diyet serüvenimiz başlamış oldu...Hepimize kolay gelsin..." diye bitirmişim DİYETİMİZİN İLK GÜNÜ başlıklı yazımı...An itibariyle 123. gündeyiz ve söylemek beni gerçekten çok üzüyor ama ne sizlere ne de kendime vaat ettiğim neticeye ulaşamadım. Sabah itibariyle kilom 61,5 idi ve bu da hedefimin 9,5 kilo gerisinde bitirdim anlamına geliyor. Bardağın dolu tarafı ise 6,9 kilo vermişim. Üzgünüm henüz öncesi ve sonrası fotoğrafları yok. Bu sürecin sonunda ise verebileceğim tek güzel haber : VAZGEÇMEDİM. 120 değil 1120 gün de sürse hedeflediğim kiloya düşmeyi başaracağım.

Bu arada diyet listemde ufak tefek değişiklikler var. Şöyle ki: 

Sabah kahvaltısında: 2 etimek, 4-5 adet zeytin, 30 gr. beyaz peynir ve taze sebze; 
İlk ara öğünde: 2 ceviz ve 1 adet meyve; 
Öğle yemeğinde: 6 yemek kaşığı sebze yemeği, 4 etimek ve 1 çay bardağı yoğurt; 
İkindide: 1 meyve ve 1 çay bardağı süt; 
Akşam yemeğinde: 4 köfte kadar et, 2 etimek ve salata; 
Son ara öğünde ise: 1 meyve ve 2 ceviz



Etimeği porsiyon hesaplamada kolaylık olduğu ve midemi daha az rahatsız ettiği için tercih ediyorum. Süt konusunda ise gaz probleminiz varsa laktoksuz olanı tavsiye ederim.



Bununla birlikte, haftanın iki günü sabah kahvaltısında 1 çay bardağı süt, 3 yemek kaşığı yulaf, 1 meyve ve 10 adet çiğ bademi karıştırarak yerseniz kabızlık sorununuzu da büyük ölçüde çözmüş olursunuz. Meyve olarak da bir çorba kaşığı kuru üzümü tavsiye ederim. 

 

  

+

8 Temmuz 2015 Çarşamba

ANNEMİN ÖYKÜLERİ - 1

BEKLEYİŞ

O, mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi
(Nazım Hikmet Ran ) 

O,
gözlerinde renkleri - yaprağın yeşilinden suyun yeşiline - delice süzen bir devdi. 

Ben,
"minnacık bir kadın"

O'nun yeşil gözleriyle benim - siyahında yarasalar yiten, uçsuz gecelerin karanlığınca - derin bakışlı gözlerimde başladı bu sevda öyküsü...

Uzun koridorun bir yerinde karşılaştık. Bakıştık. Adımlarca sürdü bakışlarımız. Korktum... 

Tanıştırıldığımız gün, elimi uzatamadım O'na. Yalnızca "Hoşgeldiniz" diyebildim. Bir sıcaklık koşturdu yanaklarıma. Kaçtım...

Aynı işyerinde olduğumuzdan hergün defalarca görüyorduk birbirimizi. Konuşmamaya özen gösterdim. Esrik dolaşan bulutlar gibiydim. Sevincimi sezmemeliydi. Sevebilme gücümü tutsak ettiğim yüreğimin başkaldırısını susturmaya çalıştım günlerce...

Kitapların dostluğuna sarıldım. Her kitapta sevgi, Her sevgide O vardı. Umarsız, raflarına bıraktım kitapları. Çiçeklerime anlattım O'nu. Odamdaki saksılar dolusu çiçeklere. En çok, Afrika Menekşeleri'ne. Çiçekçilerden aldığım ya da tek yapraktan ürettiğim aylardır çiçek açmayan menekşelere. Bir öğle tatilinde yalnız kalışımızı öyküledim. O, bir pencereden baharı izliyordu, ben öbüründen içimdeki kavgayı. Yanıma geldiğini ayrımsamadım. Başımı çevirince birleşti bakışlarımız. Uzun süre öyle kaldık. (Neredeydik biz?) Parmağıyla burnumun ucuna dokunup " Japon biblosu gibisin" dediğinde, kaçtım yine. Gözlerindeki yitirme kuşkusuna denklenmiş sevgiyi yüreğime muştulaya muştulaya..."Beni seviyor!" tümcesini, yeni öğrenilmiş bir şarkıyı yinelercesine...Sevginin çağıltılı sesini yüreğimde yankılandırarak...

Sonraları...

Korktum bu mutluluktan. Bitmesinden...Sessiz bir kurşunun incecik sancısınca içime sokuldukça çığlığa dönüşmesinden...İmgelerin bedenimi kışkırtan sıcaklığından...Yıllık iznimi aldım. Yalnızlığa sığındım. 

Yalnızlığım...

Bir cemrenin düştüğü ilkyaz sıcağındaki sevinmelerin yeni tınısını dinleyerek mutlanmaktı. Suya doygun toprakta sürgün veren tohum denli kendimde devinmekti. 

Yalnızlığım ve çiçeklerim...

Korkumun sesini susturmak için elele tutuşturdum onları. Kendince nedenler bularak telefonla aradığında O'nu duygusuz sözlerle yanıtlarken ne denli sevindiğimi bilemezdi. "Özledim" dediğinde "Ben de" diyememenin acısını da...

Önceleri, tinime ekilmiş küçük bir çekirdekti sevgisi. Su tutuyor, olgunlaşıyor, filizlenip boylanıyordu. Özlemi de...Büyüdükçe burgu burgu derinlere iniyor, acıtıyor, ağlatıyordu beni. Gittiğini öğrendiğimde çiçeklerime yakındım ağıtlarla. İlk kez küstüm yalnızlığıma. Korkuların dövüşünde yitirdiğim gülmelerin şenliğine katıldım sonra. Dolunayın - ışık saçlarını tarayıp tutamlarına yıldızlar dizerken - sevgilere tanık olduğu gecelerde çiçeklerime söyledim aşkımı, özlemimi. Gülüşler oluştu yeşillerinde. Suskunluklarında sevginin soluğu boyutlandı. Canlı olmanın sevincini paylaşmaya başladık. Yaşamak, ortak yazgımızdı onlarla. Sevmekse ikimizin...

Çiçeklerimle birleştiğimiz sevgi, sevecenliğin bezeğinde renklenen gökkuşağıydı. Koştursak, geçiversek altından, konuşacaktı sanki tüm çiçekler. Kucaklaşacaktık. 

Bir sabah, küçük saksıdaki menekşede tomurcuk gördüm. "Çiçek açıyor!" diye bağırdım. Kaç kez, bilmiyorum. Menekşelerin hepsi tomurcuktaydı. Yapraklarının böylesine çoğaldığının ayrımında değildim. Sevgi çiçek açıyordu. sevgimiz çiçe
ğe durmuştu menekşelerde.

O gün, O'nu daha çok özledim. Düşlerim sevgiden yanaydı hep. korkuları yalnızlığa uğurladım. Gündüze uçlanan karanlıklarda art arda düşen yıldızlardan O'nu diledim kendime. Menekşelerim solmadı. İçimdeki umutlar, minicik bir kuş gibi kanat çırpmakta. Özlemle seni beklemekteyim. 

DÖNECEK MİSİN?

Beşparmak Dergisi, Mart 1994/ 55. Sayı 

5 Temmuz 2015 Pazar

HAYATTA HEP MUTLU OLURSAM, HAYALİNİ KURACAK NEYİM KALIR?

Bazen hayatınızda tıkandığınızı hissettiğiniz oluyor mu? 


Ne kendinizi, ne de hayatınızdaki kimseyi memnun edemediğinizi hissettiğiniz? 


Neden yaşamaya devam ediyorum ki diye düşündüğünüz? 


 Ne yapacağınızı bilmeden kendi kendinizi yediğiniz? 


Çözüm bulmayı kaçmak zannettiğiniz?  


Peki ya kaçsanız da bir şeyin değişmeyeceğini bilmek tıkadı mı hiç bütün yollarınızı?


Ne zaman buna dönüştüm hiç ama hiç bilmiyorum...İpin ucunu nerede ve neden kaçırdım?


 Ben artık kimim? Hala kendim miyim? Olmalı mıyım? 


Ve en önemlisi herkesi mutlu edebilmek için nasıl biri olmalıyım?


Sorular...Sorular...Kafam patlayacak gibi...Sadece kafam değil, her yerim patlayacak gibi...


Çözümü bilen biri varsa bana elini uzatabilir mi? 























23 Haziran 2015 Salı

SİZİN DİNOZORUNUZ HANGİSİ?



Daha düne kadar portakala "porkatal", lavobaya "lalabo", müfettişe "müteffiş" diyen oğlumun şu dinozorların Latince isimlerini nasıl olup da hatasız telaffuz edebildiğine olan şaşkınlığım geçmeden, hala neden kedi-köpek değil de dinozor diye düşünürken ve okul derslerinde gösteremediği başarıyı dinozor testlerinde kaydetmesini ibretle izlerken kendimi yeni bir dinozor sağanağının içinde buldum...Bizlerin hayatına 1993 yılında Steven Spielberg'in yönettiği ve daha sonra 2 devam filminin daha çekildiği Jurassic Park ile giren dinozorların artık çocuklarımızın ve hatta torunlarımızın hayatında da vazgeçilmez bir yer edineceklerine kesinlik kazandıran Jurasic World'u izledik oğluşumla karne hediyesi olarak... Ve şimdi hayatımızda gerçek olan onlarca türü yetmiyormuş gibi bir de nur topu gibi Indominus Rex adında hayali bir dinozorumuz var. 

Hatırlıyorsanız Jurassic Park'ta, fosilleşmiş bir sivrisinekten çıkarılan dinozor kanından elde edilen DNA ile bilim adamları dinozor türünü yeniden canlandırıyor ve açılan bir tür hayvanat bahçesinde sergilemeye başlıyorlardı. Ve dinozor embriyolarını ele geçirmek isteyen birinin güvenlik sistemini devre dışı bırakmasının ardından dinozorların serbest kalması ile macera başlıyordu. Adanın ilk ziyaretçileri olan bir avukat, bir matematikçi, bir dinozor uzmanı, bir bitki bilimci ve hayvanat bahçesinin sahibi Dr. Hammond'un torunları ile Raptorlar ve T-Rex'in arasında geçen kovalamaca sahneleri bizleri koltuklarımıza çivilemişti. Michael Crichton'un romanından uyarlanan, o zaman için oldukça özel efektlere sahip olan ve Sam Neil, Laura Dern, Jeff Goldblum ve Samuel L. Jackson gibi kaliteli bir oyuncu kadrosuna sahip film hem büyük bir gişe başarısı elde ederek aynı türde yüzlerce filmin çekilmesine yol açmış hem de maketler, figürler, oyunlar ve daha neler nelerle dinozorları ailemizin hayvanı haline getiren büyük bir sanayinin de kapısını aralamıştı. 

Serinin 4. filmi diyebileceğimiz Jurassic Worl'de ise açgözlü insanoğlunun eldeki ile yetinmeyip başını derde sokmasının bir örneğini daha izliyoruz. İMDB notu 7,5 da kalan ve 12.6.2015 tarihinde gösterime giren film Colin Trevorrow tarafından yönetilmiş. Filmin yönetmenini 2012 yapımı Safety Not Guaranteed isimli filmden tanımamız gerekiyormuş ama ne yalan söyleyeyim ülkemizde Zaman Yolcuları adıyla gösterilmiş filmi benim izlemişliğim yok.

Jurassic World ile aradan 23 yıl geçtikten sonra neredeyse bir eğlence parkı olarak yeniden dizayn edilmiş adaya geri dönüyoruz. Havadan yapılan çekimlerde gördüğümüz üzere muhteşem bir ormanlık  alana sahip ada bir yanda dev su altı dinozoru diğer yanda serbest bir şekilde dolaşan diğer dinozor türleri ile gerçekten ihtişamlı bir görüntüye sahip. Ve gemilerle getirilen binlerce insanla birlikte, iki çocuk kahramanımızın da ( Ty Simpkins ve Nick Robinson) parkın yöneticisi teyzeleri Claire'in
(Bryce Dallas Howard)  misafiri olarak geldikleri parkta büyülenmiş bir şekilde ve heyecanla oradan oraya koşuşturmalarını hiç yadırgamıyoruz. Bu heyecanın korkuya dönüşmesi ise çok uzun sürmüyor tahmin edeceğiniz gibi. İnsanoğlunun hep daha fazla, daha büyük ve daha korkuncunu istemeye olan eğilimi nedeniyle parka daha fazla müşteri çekmek için yaratılan ve üzerine takılan izleme cihazını koparıp atacak kadar zeki ve kamufle olabilme gibi farklı özelliklere sahip T Rex- Raptor karışımı dinozorumuz Indominus Rex zekası sayesinde hapsedildiği yerden kurtuluyor ve filmin kahramanları için gerilim dolu ve heyecanlı bir macera böylelikle başlıyor.

Kocaman cüssesi, keskin dişleri, korkunç kükremesi ve önüne geleni insan hayvan demeden ""zevk için" öldürmesi ile bizleri korkutması beklenen yeni dinozoru durdurmak için ise önceki filmlerden farklı olarak yine bir dinozor türünden raptorlardan medet umuluyor. Filmin ilk süprizi ile burada karşılaşıyoruz. Diğeri ise filmin sonunda... Bu aşamada devreye giren ve raptorların eğitmeni olan erkek kahramanımız Chris Pratt'in rol aldığı yandaki sahne filmde benim en beğendiğim sahne oldu. Filmde buna benzer bir çok sahne var ve zaten görsel efektlerin kalitesi, dinozorların tasarımı ve aksiyon sahnelerindeki çekimlerin başarısı bu filme gitmeniz için en büyük neden... Onun dışında ne var derseniz benim için hayal kırıklığı...

Nedenine gelince...Öncelikle ne yazık ki filmin ana kahramanları Chris Pratt ile Bryce Dallas Howard'ın kimyasının pek tuttuğunu, birbirlerine yakıştıklarını ya da oyunculukları ile seyredenleri kendilerine hayran bıraktıklarını söylemek pek mümkün değil. Bu sebeple özellikle ilk filmin oldukça gerilerinde kalıyor film. Ayrıca, aynı tip oyuncu karakterleri (çocuk oyuncular, çılgın bilim adamı, parkın sahibi vs), araba altına veya içine saklanan kahramanların yanında beliren dinozorun koca gözü, insanların saklandıkları yere bir türlü kafasını ya da ellerini sokamayan koca bir dinozor ve tepede yüzlerce yırtıcı kuş uçup panik olan insanlara saldırırken ortada durup öpüşen çiftimiz gibi pek çok klişe mevcut filmde. Doğrusu günlük hayatımızın bir parçası haline gelen dinozorların tekinsiz bakışları veya keskin dişleriyle kükremeleri de pek korku ve şaşkınlık uyandırmıyor artık bende. Belki genetiği ile oynanmış yeni dinozorumuzun daha zeki ve insanları ters köşeye yatıracak bir iki hamlesi bu filmi benim için daha eğlenceli hale getirebilirdi. Hatta ben uzun süre Indominus Rex'de insan geni olduğunu itiraf edecekler beklentisi ile izledim filmi. Ama olmadı. Beklentilerimin gerçekleşmesi için belki de, dinozor yumurtaları ile kaçan ve ilk filmde de yer alan tek oyuncu olan BD Wong'un (çılgın bilim adamı) devam filmi olacağına dair uyandırdığı izlenimin sonucunu beklemek gerekecek. Hep beraber göreceğiz.     

Bu arada başlıktaki sorunun bizim için yanıtı: CARNOTAURUS ! 



DİYET DİYET SÖYLE BANA!

Kendime inanamıyorum... En son diyet yazımı 14 Mayısta yayınlamışım. Sözde bu bloğu diyet hedeflerimi gerçekleştirebilmek için açmıştım. Bu günkü yazılarımda bolca okuyacağınız gibi "Özür, Özür, Özür!" diyorum...

14 Mayıs itibariyle 65,9 kilo imişim. Bu sabah ise tartıda 63,1 kiloyu gördüğümü belirtmek isterim. Yani 1 aydan fazla bir süre geçmiş olmasına rağmen verdiğim kilo 2,8! Ama itiraf etmek lazım ki bu günlerin tamamını diyetli geçirdiğim söylenemez. Yediklerime dikkat etsem de yaptığım en büyük hata suyu az içmek ve ara öğünleri atlamaktı. Bu arada ayağımdaki sağlık sorunu nedeniyle yürüyüşü de maalesef bırakmak zorunda kaldığımı belirteyim. Tabii Zumbayı da. Siz siz olun bu iki hatayı asla birlikte yapmayın. Metabolizma hızınızı sıfırlamayın...Yoksa böyle 3 ayda 5 kilo ile sınırlı kalır kilo kaybınız. Yine de Allah'a şükür diyorum. 

Bununla birlikte, o büyük güne yani hedefimiz olan 16.07.2015 tarihine sadece 23 günümüz kalmış. Yani bundan anlaşılan şu ki 52 kilo hedefimi bu tarihte gerçekleştirmem hayal olmuş. Yine de bu tarihte 50'li rakamları göreceğime ve bu hedefe ulaşana kadar da diyetimden vazgeçmeyeceğime emin olabilirsiniz. 

Diyetle birlikte kilo vermeye, metabolizma hızlandırmaya, doğru beslenmeye ve spora dair yazılanları okumaya da devam ediyorum bu arada. Bol bol su içmeyi zevkli hale getirmenin yollarını da keşfetmeye başladım bu okuduklarım sayesinde. Mesela sürahinizin veya su şişenizin içine atacağınız bir kaç dal nane veya kabuk tarçın suyunuzun tadını da daha ferah hale getirecektir. Ayrıca ara öğünlerde yediğiniz meyvelerin üzerine tarçın serperseniz hem lezzetini artırmış, hem de insülin direncinizi daha rahat dengelemiş olursunuz. 

Son olarak, sizlere Selahattin Dönmez'den metabolizmanızı hızlandırmak için ufak bir tüyo vereyim: 1 adet greyfurtu sıkın. 1 başparmak kadar taze zencefili kabuklarını temizleyip rendeleyin. Ve 1 çay kaşığı vanilya tozu ile birlikte greyfurt suyuna ekleyip afiyetle için. 




AMAN TANRIM !

Günaydınlar,

Epeydir bloğumu ihmal etmişim. Ama bu gün bombardımana başlıyorum. Bir Diyet, bir Okuduklarım bir İzlediklerim bir de Yaptıklarım borcum var sizlere. Hatta yetiştirebilirsem canım anneciğimin ilk öyküsünü de paylaşacağım...

Biliyorum bahane değil ama insan sağlığı ile uğraşmaya başlayınca diğer tüm şeyleri ihmal edebiliyor. Affınızı diliyor ve bir daha olmayacağına söz veriyorum desem, tutabilir miyim acaba? 

Sevgiyle kalın deyip bu günkü yazılarımı hazırlamak için müsaadelerinizi istiyorum.