23 Haziran 2015 Salı

SİZİN DİNOZORUNUZ HANGİSİ?



Daha düne kadar portakala "porkatal", lavobaya "lalabo", müfettişe "müteffiş" diyen oğlumun şu dinozorların Latince isimlerini nasıl olup da hatasız telaffuz edebildiğine olan şaşkınlığım geçmeden, hala neden kedi-köpek değil de dinozor diye düşünürken ve okul derslerinde gösteremediği başarıyı dinozor testlerinde kaydetmesini ibretle izlerken kendimi yeni bir dinozor sağanağının içinde buldum...Bizlerin hayatına 1993 yılında Steven Spielberg'in yönettiği ve daha sonra 2 devam filminin daha çekildiği Jurassic Park ile giren dinozorların artık çocuklarımızın ve hatta torunlarımızın hayatında da vazgeçilmez bir yer edineceklerine kesinlik kazandıran Jurasic World'u izledik oğluşumla karne hediyesi olarak... Ve şimdi hayatımızda gerçek olan onlarca türü yetmiyormuş gibi bir de nur topu gibi Indominus Rex adında hayali bir dinozorumuz var. 

Hatırlıyorsanız Jurassic Park'ta, fosilleşmiş bir sivrisinekten çıkarılan dinozor kanından elde edilen DNA ile bilim adamları dinozor türünü yeniden canlandırıyor ve açılan bir tür hayvanat bahçesinde sergilemeye başlıyorlardı. Ve dinozor embriyolarını ele geçirmek isteyen birinin güvenlik sistemini devre dışı bırakmasının ardından dinozorların serbest kalması ile macera başlıyordu. Adanın ilk ziyaretçileri olan bir avukat, bir matematikçi, bir dinozor uzmanı, bir bitki bilimci ve hayvanat bahçesinin sahibi Dr. Hammond'un torunları ile Raptorlar ve T-Rex'in arasında geçen kovalamaca sahneleri bizleri koltuklarımıza çivilemişti. Michael Crichton'un romanından uyarlanan, o zaman için oldukça özel efektlere sahip olan ve Sam Neil, Laura Dern, Jeff Goldblum ve Samuel L. Jackson gibi kaliteli bir oyuncu kadrosuna sahip film hem büyük bir gişe başarısı elde ederek aynı türde yüzlerce filmin çekilmesine yol açmış hem de maketler, figürler, oyunlar ve daha neler nelerle dinozorları ailemizin hayvanı haline getiren büyük bir sanayinin de kapısını aralamıştı. 

Serinin 4. filmi diyebileceğimiz Jurassic Worl'de ise açgözlü insanoğlunun eldeki ile yetinmeyip başını derde sokmasının bir örneğini daha izliyoruz. İMDB notu 7,5 da kalan ve 12.6.2015 tarihinde gösterime giren film Colin Trevorrow tarafından yönetilmiş. Filmin yönetmenini 2012 yapımı Safety Not Guaranteed isimli filmden tanımamız gerekiyormuş ama ne yalan söyleyeyim ülkemizde Zaman Yolcuları adıyla gösterilmiş filmi benim izlemişliğim yok.

Jurassic World ile aradan 23 yıl geçtikten sonra neredeyse bir eğlence parkı olarak yeniden dizayn edilmiş adaya geri dönüyoruz. Havadan yapılan çekimlerde gördüğümüz üzere muhteşem bir ormanlık  alana sahip ada bir yanda dev su altı dinozoru diğer yanda serbest bir şekilde dolaşan diğer dinozor türleri ile gerçekten ihtişamlı bir görüntüye sahip. Ve gemilerle getirilen binlerce insanla birlikte, iki çocuk kahramanımızın da ( Ty Simpkins ve Nick Robinson) parkın yöneticisi teyzeleri Claire'in
(Bryce Dallas Howard)  misafiri olarak geldikleri parkta büyülenmiş bir şekilde ve heyecanla oradan oraya koşuşturmalarını hiç yadırgamıyoruz. Bu heyecanın korkuya dönüşmesi ise çok uzun sürmüyor tahmin edeceğiniz gibi. İnsanoğlunun hep daha fazla, daha büyük ve daha korkuncunu istemeye olan eğilimi nedeniyle parka daha fazla müşteri çekmek için yaratılan ve üzerine takılan izleme cihazını koparıp atacak kadar zeki ve kamufle olabilme gibi farklı özelliklere sahip T Rex- Raptor karışımı dinozorumuz Indominus Rex zekası sayesinde hapsedildiği yerden kurtuluyor ve filmin kahramanları için gerilim dolu ve heyecanlı bir macera böylelikle başlıyor.

Kocaman cüssesi, keskin dişleri, korkunç kükremesi ve önüne geleni insan hayvan demeden ""zevk için" öldürmesi ile bizleri korkutması beklenen yeni dinozoru durdurmak için ise önceki filmlerden farklı olarak yine bir dinozor türünden raptorlardan medet umuluyor. Filmin ilk süprizi ile burada karşılaşıyoruz. Diğeri ise filmin sonunda... Bu aşamada devreye giren ve raptorların eğitmeni olan erkek kahramanımız Chris Pratt'in rol aldığı yandaki sahne filmde benim en beğendiğim sahne oldu. Filmde buna benzer bir çok sahne var ve zaten görsel efektlerin kalitesi, dinozorların tasarımı ve aksiyon sahnelerindeki çekimlerin başarısı bu filme gitmeniz için en büyük neden... Onun dışında ne var derseniz benim için hayal kırıklığı...

Nedenine gelince...Öncelikle ne yazık ki filmin ana kahramanları Chris Pratt ile Bryce Dallas Howard'ın kimyasının pek tuttuğunu, birbirlerine yakıştıklarını ya da oyunculukları ile seyredenleri kendilerine hayran bıraktıklarını söylemek pek mümkün değil. Bu sebeple özellikle ilk filmin oldukça gerilerinde kalıyor film. Ayrıca, aynı tip oyuncu karakterleri (çocuk oyuncular, çılgın bilim adamı, parkın sahibi vs), araba altına veya içine saklanan kahramanların yanında beliren dinozorun koca gözü, insanların saklandıkları yere bir türlü kafasını ya da ellerini sokamayan koca bir dinozor ve tepede yüzlerce yırtıcı kuş uçup panik olan insanlara saldırırken ortada durup öpüşen çiftimiz gibi pek çok klişe mevcut filmde. Doğrusu günlük hayatımızın bir parçası haline gelen dinozorların tekinsiz bakışları veya keskin dişleriyle kükremeleri de pek korku ve şaşkınlık uyandırmıyor artık bende. Belki genetiği ile oynanmış yeni dinozorumuzun daha zeki ve insanları ters köşeye yatıracak bir iki hamlesi bu filmi benim için daha eğlenceli hale getirebilirdi. Hatta ben uzun süre Indominus Rex'de insan geni olduğunu itiraf edecekler beklentisi ile izledim filmi. Ama olmadı. Beklentilerimin gerçekleşmesi için belki de, dinozor yumurtaları ile kaçan ve ilk filmde de yer alan tek oyuncu olan BD Wong'un (çılgın bilim adamı) devam filmi olacağına dair uyandırdığı izlenimin sonucunu beklemek gerekecek. Hep beraber göreceğiz.     

Bu arada başlıktaki sorunun bizim için yanıtı: CARNOTAURUS ! 



DİYET DİYET SÖYLE BANA!

Kendime inanamıyorum... En son diyet yazımı 14 Mayısta yayınlamışım. Sözde bu bloğu diyet hedeflerimi gerçekleştirebilmek için açmıştım. Bu günkü yazılarımda bolca okuyacağınız gibi "Özür, Özür, Özür!" diyorum...

14 Mayıs itibariyle 65,9 kilo imişim. Bu sabah ise tartıda 63,1 kiloyu gördüğümü belirtmek isterim. Yani 1 aydan fazla bir süre geçmiş olmasına rağmen verdiğim kilo 2,8! Ama itiraf etmek lazım ki bu günlerin tamamını diyetli geçirdiğim söylenemez. Yediklerime dikkat etsem de yaptığım en büyük hata suyu az içmek ve ara öğünleri atlamaktı. Bu arada ayağımdaki sağlık sorunu nedeniyle yürüyüşü de maalesef bırakmak zorunda kaldığımı belirteyim. Tabii Zumbayı da. Siz siz olun bu iki hatayı asla birlikte yapmayın. Metabolizma hızınızı sıfırlamayın...Yoksa böyle 3 ayda 5 kilo ile sınırlı kalır kilo kaybınız. Yine de Allah'a şükür diyorum. 

Bununla birlikte, o büyük güne yani hedefimiz olan 16.07.2015 tarihine sadece 23 günümüz kalmış. Yani bundan anlaşılan şu ki 52 kilo hedefimi bu tarihte gerçekleştirmem hayal olmuş. Yine de bu tarihte 50'li rakamları göreceğime ve bu hedefe ulaşana kadar da diyetimden vazgeçmeyeceğime emin olabilirsiniz. 

Diyetle birlikte kilo vermeye, metabolizma hızlandırmaya, doğru beslenmeye ve spora dair yazılanları okumaya da devam ediyorum bu arada. Bol bol su içmeyi zevkli hale getirmenin yollarını da keşfetmeye başladım bu okuduklarım sayesinde. Mesela sürahinizin veya su şişenizin içine atacağınız bir kaç dal nane veya kabuk tarçın suyunuzun tadını da daha ferah hale getirecektir. Ayrıca ara öğünlerde yediğiniz meyvelerin üzerine tarçın serperseniz hem lezzetini artırmış, hem de insülin direncinizi daha rahat dengelemiş olursunuz. 

Son olarak, sizlere Selahattin Dönmez'den metabolizmanızı hızlandırmak için ufak bir tüyo vereyim: 1 adet greyfurtu sıkın. 1 başparmak kadar taze zencefili kabuklarını temizleyip rendeleyin. Ve 1 çay kaşığı vanilya tozu ile birlikte greyfurt suyuna ekleyip afiyetle için. 




AMAN TANRIM !

Günaydınlar,

Epeydir bloğumu ihmal etmişim. Ama bu gün bombardımana başlıyorum. Bir Diyet, bir Okuduklarım bir İzlediklerim bir de Yaptıklarım borcum var sizlere. Hatta yetiştirebilirsem canım anneciğimin ilk öyküsünü de paylaşacağım...

Biliyorum bahane değil ama insan sağlığı ile uğraşmaya başlayınca diğer tüm şeyleri ihmal edebiliyor. Affınızı diliyor ve bir daha olmayacağına söz veriyorum desem, tutabilir miyim acaba? 

Sevgiyle kalın deyip bu günkü yazılarımı hazırlamak için müsaadelerinizi istiyorum. 

16 Haziran 2015 Salı

ZAMANI BOŞA GEÇİRMEK, YAŞAMI BOŞA GEÇİRMEKTİR.

Merhabalar,

Vaat ettiğim ikinci yenilik ile karşınızdayım. Artık yaptıklarım etiketi altında sizlerle ürettiğim şeyleri paylaşacağım. El işi yapmaya ne zaman başladım tam olarak hatırlamıyorum. Hatırladığım annem her zaman dantel örer, halam iğne oyası yapar, babaannem ise tülbent kenarı işlerdi. Büyüdükçe bunlara havlu kenarları, yastık başları, yatak dantelleri vs vs eklendi gitti. İlk tığı veya şişi elimize kim verdi ne zaman verdi inanın hatırlamıyorum. Ama babaannem ile yaşlı komşu teyzelerin ipi boyunlarına dolayarak örgü örmeleri, örgü örerken sobanın sıcağından bir süre sonra uyuklayıp hatta küçük küçük horuldamaları hala güzel birer anı olarak sızlatır içimi...

Profesyonel anlamda ise ilk el işimi lisede ev ekonomisi dersinde yaptım. Belki para değildi emeğimin karşısında kazandığım ama ders notu da fena bir ödeme türü sayılmazdı hani.. O derste yaptığım mutfak dolabı için hazırladığım örtüleri ne yaptığımı hatırlamıyorum ama buzdolabı örtüsü ve çanta yanda beğenilerinize sunulur efendim...

Liseden sonra epey bir müddet ara verdim el işine...Üniversitede dersler, iş hayatında müfettişlik derken mümkün olmadı bir şeyler üretmeye vakit ayırmak...Aslında şimdi baktığımda stres atmak için ne güzel bir yolmuş da kullanmamışım diye hayıflanmıyor değilim. Ama oğlumun doğumu ile yeni bir hobi edindim kendime: Puzzle. Şu anda evimizde tam 14 adet puzzle'ımız var ve yapılmayı bekleyen 4 adet daha. Puzzle yapmak da en azından el işi yapmak kadar mükemmel bir uğraş ve onları da sizinle paylaşmayı planlıyorum. 


35. yaş günümde ablamdan aldığım hediye tablolar ile ise hayatıma yeni bir sevda katıldı: Etamin...Ve anneme hediye etmek için başladığım tablo ile bir daha hayatımdan çıkaramayacağımı düşündüğüm harika bir uğraşım oldu...Etamin bana uğraşın ötesinde ölmeden önce yapmaya kendime söz verdiğim yepyeni bir hedef de kazandırdı. İnşallah günün birinde bunu da gerçekleştirdiğimi sizlerle paylaşabilirim. 




15 Haziran 2015 Pazartesi

ALAMUT 4: NİZAMÜLMÜLK


"DEVLET KÜFÜRLE DEĞİL, AMMA ZULÜMLE YIKILIR"


Adı "Devletin Düzeni" anlamına gelen“Nizamülmülk” kavramı ile bütünleşmiş ve yukarıdaki sözüyle meşhur ünlü devlet adamının asıl adı, Hasan b. Ali b. İshak’tır. Onuncu yüzyılın ortalarından itibaren İran ve Mezopotamya’yı fethederek, buraya yerleşen ve 11. yüzyılın ortalarında gücünün doruğuna ulaşan Selçuklu Devleti’ne tam 29 yıl vezirlik yapmış büyük bir devlet ve siyaset adamıdır. Miladi 1018 yılında Tus Şehrinde doğmuş ve iyi bir eğitim almıştır. Bu eğitimini İran’ın büyük şair ve bilgini Ömer Hayyam ile kahramanımız Bâtınî tarikatının kurucusu Hasan b. Sabbah ile birlikte görmüş olmasının rivayet olduğunu doğum tarihleri nedeniyle artık biliyoruz.  Siyasi kariyerine Gazne Devleti’nin Horasan genel valisi Ebu’l- Fazl Suri’nin yanında başlayan Nizamülmülk, 1040 yılında Dandanakan Savaşı’nın ardından Selçukluların hizmetine girmiştir. Alparslan’ın 1064 yılında Selçuklu Sultanı olmasıyla yıldızı parlayan Nizamülmülk, vezirlik makamına kadar yükselmeyi başarmıştır. Alparslan’ın ardılı olan Melikşah döneminde de (1072–1092) vezirliğe devam etmiş ve bu dönem Nizamülmülk'ün akıllı, tedbirli ve adaletli idaresi sayesinde  Büyük Selçuklu Devleti'nin en parlak ve en şanlı devri olmuştur. 

Bununla birlikte, oğulları, torunları ve akrabalarının devlet kademelerinde geldiği konumlar ve yaptıkları yüzünden sorunlar yaşanmış ve vezirliğinin son senelerine doğru, Melikşah'dan aldığı bir mektupda şunlara yer verilmiştir: “Sen benim devletimi ve memleketimi istila ederek evlatlarına ve damatlarına peşkeş çektin. Bunlar benim adamlarıma saygı göstermiyor, halka zulmediyorlar ve sen bunları cezalandırmıyorsun. İster misin vezirlik divitini elinden ve sarığını başından alayım ve halkı sizin tahakkümünüzden kurtarayım?”. Bunun üzerine Nizamülmülk cevaben yazdığı mektubunda, Sultan’a açık bir tehdit anlamına gelen şu sözleri sarf eder: “Devlete ortak olduğumuzu henüz bilmiyor musun? Bu vezirlik diviti ve sarık, tacınla o derece ilintilidir ki diviti aldıktan sonra taç da kalmaz gider”. Bu söz, bize göstermektedir ki aslında Nizamülmülk sadece bir vezir değil, kendi Paralel Devleti'nin de hükümdarıdır. 

Adaleti, idari kabiliyeti, cömertliği, bilgeliği ve güzel ahlakı ile tanınan Nizamülmülk, alimlere ve sufilere verdiği önem ve mehzep çatışmalarını ortadan kaldırmak amacıyla izlediği barışcıl politikalarla da anılır. Bunlardan en önemlisi, Bağdat, İsfahan, Nişabur, Belh, Herat, Basra, Musul ve Amol'daki Nizamiye Medreselerinin kurulmasıdır. Bu medreseler bu gün anladığımız anlamdaki üniversitelerin temelini oluşturmaktadır. Bu anlamda Nizamülmük'ün öğrencilere sağlanan yurt ve burs hizmetlerinin de mucidi olduğu söylenebilir. Diğer taraftan, Osmanlı İmparatorluğu tarafından da uygulanan askeri “ikta” sisteminin temellerini Nizamülmülk’ün attığı bilinmektedir. Bu sistem sayesinde, daha önceleri Türk boylarının katılımıyla oluşturulan aşirete dayalı ordu düzeni, imparatorluğun genişlemesiyle, yerini maaşla çalışan düzenli orduya ve topraklı (tımarlı) askerlere bırakmıştır. Üçüncü olarak astronomi ve takvimin ıslahıyla ilgili çalışmaları, “Celali Takvimi” denilen yepyeni bir takvim sisteminin kurulmasına yol açmıştır. Selçuklu Devleti'nin kurumsallaşması ve merkezileşmesi yönünde önemli teşebbüslerin altına imzasını atan devlet adamı, Türk devletlerinde ilk kez gelir-gider raporlarını da hazırlatan kişidir. Hatta bu raporların hazırlanacağı zaman konusundaki iddialaşmanın Hasan Sabbah ve Nizamülmülk arasındaki husumetin de kaynağı olduğu rivayet edilir. Romanımızda da anlatıldığı üzere Hasan Sabbah bu raporları Nizamülmülk'ün ön gördüğü süreden çok daha kısa bir sürede hazırlayabileceğini iddia etmiş sürenin bitiminde Melikşah'a raporları okurken sayfalardan bir kısmını adamlarına çaldırtan Nizamülmülk tarafından oyuna getirilip saraydan kovulması sağlanmıştır. Aralarındaki bu husumet bildiğimiz üzere Nizamülmülk'ün  İbni Tahir adındaki Alamut fedaisi tarafından öldürülmesi ile 16 Ekim 1092'de sona ermiştir. 

Nizamülmülk’ün günümüze kadar gelen en büyük yapıtı Melikşah'ın vezirlerinden kendi yaşam kurallarını, siyasi ve dini davranışlarını dayandırabileceği ve ülkenin nasıl en iyi şekilde idare edileceği, din ve dünya işlerinde alınması gerekli tedbirlerin neler olacağı üzerine bir kitap yazmalarını istemesi üzerine kaleme alınan “Siyasetname” adlı eseridir. Bu kitabında devlet ve siyaset konusundaki görüşlerine yer veren devlet adamının, kendi çağının gerekliliklerine ve zihniyetine uygun olarak “güçlü” bir devlet tasarımladığı ve bunun yolunun ise, “âdil” ve “dindar” bir padişah ile iyi işleyen bir sivil ve askeri bürokrasiden geçtiğine inandığı görülmektedir. Ona göre Padişah, devletin ve ülkenin çıkarlarını koruyabilmesi için iyi bilgi kaynaklarına sahip olmalı ve bürokrasinin dizginlerini elinde tutmalıdır. Devlet, öncelikli olarak ülkede güven ve huzuru sağlamalı, ayrıca bunu ayakta tutabilmek için ülkeyi baştanbaşa imar etmelidir. Nizamülmülk’ün zihnindeki devlet, aynı zamanda “paternalist” bir devlettir. Yani devlet, “halkın babası”dır ve Baba, çocuklarına hizmet etmek; çocuklar ise babaya "itaat etmek"le yükümlüdürler. Ona göre başta kadınlar olmak üzere halk tümüyle siyasetin dışında tutulmalıdır. Halk, sadece şikâyetlerini saraya bildirmeli ve bunun sonucunu beklemelidir. Padişah, sadece ileri gelen devlet adamlarına ve âlimlere danışmalıdır. Devlete ve padişaha muhalif güçler ise, her ne şekilde olursa olsun ezilmeli ve faaliyetleri durdurulmalıdır.  Geriye yaslanıp yazılanlara şöyle bir baktığınızda Nizamülmülk’ün devlet zihniyetinin izlerinin bugün de halen siyasal kültürümüzde ve geleneğimizde yaşamaya devam ettiğini sizler de çok rahat görebilirsiniz sanırım...

Tüm okuduklarım arasında özellikle kadınların siyasete katılımı konusunda yazdıklarını sizlerle paylaşmayı çok arzuladım Nizamülmülk'ün. Onu zamanından ayırmadan ve bu hususta yazdıklarında Sultan'ın eşi Terken Hatun ile aralarında devam eden veliaht kavgasından kaynaklı anlaşmazlıklardan soyutlamadan yaklaşmaya çalıştım yazdıklarına ancak günümüzde bile pek çok erkeğin aynı şeyleri düşünüyor olması nedeniyle hafiflemedi kızgınlığım...Geleneksel Siyaset ve Devlet Felsefesinin Bir Yorumu Olarak Siyasetname - Büyük Devlet Adamı Nizamülmük'ün Devlet ve Siyaset Anlayışı Üzerine isimli çalışmasında Kadir Canatan şu şekilde yer vermiş kendisinin kadınlarla ilgili görüşlerine:

" Nizamülmülk, kadınların siyasete katılımını, çeşitli gerekçelerle uygun görmez. Ona göre kadınlar, “sadece” neslin devamı için yaratılmıştır. Bu asli görevlerinde onlar tek ve saygıya layıktırlar. Ancak bunun dışına çıktıkları zaman kendi işlevlerini unuturlar. “Padişah kadınları, dışarıyı görmedikleri ve dışarı ile ilgileri olmadığından” verdikleri karar ve emirlerde çoğunlukla hataya düşerler. “Bu sebepten de fitneye sebep olarak padişahın ihtişamına gölge düşürür, halkı sıkıntıya sokar, ülke ve din zarar görür, reayanın malı telef olur, devlet büyükleri incinirler”. 
Büyük Vezir kadınların devlet ve siyaset işlerine karışmamaları konusunda bir başka gerekçe daha ortaya atmaktadır. Bu söz tümüyle ona aittir: “Özellikle kadınlar tesettür ehli olup, kâmil akılları bulunmamaktadır”. Kadınların akıllarının kâmil olmaması nereden kaynaklanmaktadır? Eğer bu eksiklik tümüyle bilgi, görgü ve eğitim eksikliğinden kaynaklanıyorsa, bu da toplumsal bir etkendir ve zaman içinde çözülebilir. Fakat Nizamülmülk, anlattığı hikâye ve dini kaynaklardan getirdiği delillerle bunun toplumsal olmayan bir nedeni olduğunu ima etmekte ve işi yokuşa sürmektedir. Anlattığı iki hikâyeden biri, Havva ile Âdem’in hikâyesidir. Buna göre “İlk olarak karısının emrini yerine getirerek zarar görüp sıkıntı ve güçlükler çeken insan Âdem’dir”. Bu hikâyenin doğruluğu veya yanlışlığı bir tarafa, çıkarılan sonuç kadının yaratılış itibariyle akıldan eksik oluşudur. Bu görüşü desteklemek üzere Büyük Vezir, başka hikâyeler yanında bir ayet ve bir de hadis aktarmayı ihmal etmemektedir. İlgili ayet Nisa Suresi’nin 34. ayetidir: “Erkekler, kadınlar üzerine hâkimdirler”. Hadis ise: “İşlerinizde kadınlarla meşveret ediniz. Onlar bir böyle olmalı dediği zaman, doğru olması için aksini yapınız.”. " 

Bunları okuduktan sonra bir kez daha ve kuvvetle anladım ki devlet yönetimi ve siyaset anlayışı konusunda yazdıklarını düstur olarak kabul edebileceğim kati ve şaşmaz kişi sadece ve sadece O olabilir....

13 Haziran 2015 Cumartesi

ACI, GURUR, ENDİŞE, MUTLULUK...HAYAT TAM DA BU DEĞİL Mİ?

Merhabalar,

Hastahane işleriydi, seçimdi, karne heyecanıydı, mezuniyetti derken epeydir ihmal ettim bloğumu... Bu gün de çok dişe dokunur bir şeyler paylaşacağımı söyleyemem ya...Biraz can sıkıntısı, ama bolca mutluluk ve gurur dolu günlerdi benim için...

Can sıkıntısı doktorlardan gelen haberler ile ilgili. 23 nisan tatilinde ayak başparmağımda oluşan sıkıntının bir türlü geçmemesi nedeniyle gittiğim hastahaneden biyopsi randevusu ile dönünce biraz canım sıkıldı açıkcası. Bir de smear testi ve mamografide izlenmesi gereken bir iki olumsuzluk bildirilince hepten bozuldum...Taa ki bu gün konuştuğum bir kadın doğumcu arkadaş çok fazla endişelenecek bir şey olmadığı konusunda beni rahatlatıncaya kadar... 

Bunlardan bahsetmek güzel değil...Önemli olan oğluşumun ilkokulu bitirmiş olması...Önce mezuniyet balosuna hazırladık kendisini...Ceketi ve kravatıyla o kadar büyümüş göründü ki gözüme...Bir kez daha oğlan annelerinin evlatlarını gelinleri ile neden paylaşamadığını anladım...Çünkü biz sadece anne değil aynı zamanda aşığıyız oğullarımızın...Tıpkı kendi yarattığı heykele hayran kalan heykeltraşlar gibi... Bu nedenle ilgilerini, sevgilerini başka bir kadınla paylaşmak zor geliyor...Kıskanıyoruz var mı ötesi...Kızlarımızı, yüreklerinin başka bir erkeğe ait olduğunun kabulü ile büyütüyoruz ama oğullarımızın kalbinin başka bir kadına ait olduğu gerçeği ağır geliyor bize...

Cuma günü ise karnesini aldık, yanında takdir belgesi ile...Umarım hayatı boyunca hep onur duyacağı işlere imzasını atar canışım...Sizleri bilmiyorum ama benim göğsüm sıkışıyor böyle zamanlarda...Herhalde hislerimin yoğunluğu ağır geliyor yüreğime...Bi kaç damla gözyaşı akıtmadan da rahatlayamıyorum...Dilerim hayat hep böyle güzel anılar bıraksın kalbimizde...