3 Haziran 2015 Çarşamba

THE İMİTATİON GAME: ENİGMA


BAZEN KİMSENİN HAYAL EDEMEDİĞİ ŞEYLERİ, HAYAL EDİP YAPABİLEN İNSANLAR VARDIR... 

Filmi vizyonda olduğu dönemde izleme fırsatı yaratamamıştım kendime. Hatta sinemaya gittiğim gün tercihimi Whiplash'den yana kullanmıştım. Ama hiç pişman değilim! Tabii bu yargı kesinlikle Enigma'nın kötü bir film olmasından değil tamamiyle Whiplash'e olan hayranlığımdan kaynaklıyor. Whiplash hakkındaki görüşlerimi daha önce paylaşmıştım sizinle, dün ise Enigma'yı izledim D-Smart'ta ve insanların kendilerinden farklı yaşantıları olan insanlara karşı ne kadar acımasız olabildiklerine yeniden tanık oldum. O kişi binlerce hatta milyonlarca insanın yaşamını kurtaran bir dahi de olsa. Sizlere de çookkk tanıdık gelmiyor mu?

Andrew Hodges'in Alan Turing'in hayatını anlattığı "Alan Turing: The Enigma" kitabından yönetmen Morten Tyldum tarafından beyazperdeye aktarılan, En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil 8 dalda Oscar'a aday olan ve En İyi Uyarlama Senaryo dalında bu ödülü kazanan film, Benedict Cumberbacht'ın başarılı performansı ve Naziler nasıl kaybetti sorusuna II. Dünya Savaşı'nı konu alan çoğu filmden çok daha açık biçimde cevap verdiği temiz senaryosu ile oldukça başarılı diyebiliriz kanımca...Cephede yaşanılanlarla ilgilenmeyen, çok fazla dış mekan çekimlerine de yer vermeyen film buna rağmen oldukça sürükleyici...Bunda olayların kronolojik, düz bir şekilde anlatımı yerine geçmiş ve geleceğin iç içe geçirilerek anlatılmasının payı büyük. Bu, aynı zamanda izleyici olarak bizim kafamızda oluşan soruların cevaplarını daha kolay bulmamızı ve olaylar arasındaki bağlantıları daha kolay kavramamızı sağlıyor.  
Gelelim filmin konusuna: Film Alan Turing'in bir sorgu odasında dedektif Robert Nock'a ifade verdiği sahne ile başlıyor ve anlatılan olayların beyaz perdeye aktarılması şeklinde devam ediyor. Arka planı II. Dünya Savaşı'nın Nazi Almanyası'nın hâkimiyetinde birden çok cephede çok çetin biçimde devam etmesi oluşturuyor. Filmin bir başarısı da burada ortaya çıkıyor. Bize cepheyi göstermeden de savaşı hissettiriyor. İngiliz İstihbaratının tüm yoğun çabalarına ve yüzlerce kişiyi çalıştırmasına rağmen Almanların kullandığı Enigma şifreleme sistemini çözmeyi başaramadığını, çok gizli bir biçimde şifrelenen bu yazışmaların, İngilizlere ve müttefiklerine çok ağır kayıplara mal olduğunu öğreniyoruz. Bunun üzerine İngiliz hükümeti çözüm olarak Deniz Kuvvetleri Komutanlığı çatısı altında ülkenin en iyi şifre çözen beyinlerini ve kriptoloji uzmanlarını topluyor. Bu isimlerden birisi de farklı çalışmalarıyla tanınan ve kendi yöntemlerinden ödün vermeyen genç profesör Alan Turing. Ekibin diğer üyeleri günlük şifreleri kırmak için çabalarken, kendini ekipten soyutlayan zeki ve kibirli profesörümüz bu şifreleri düzenli olarak çözebilecek bir makina inşa etme çabasına girişiyor. Film bize, ekibiyle bütünleştiği ölçüde başarıya ulaşması da kolaylaşan Turing'in sadece ekip arkadaşlarıyla olan ilişkilerini, zamana karşı mücadelesini değil karakter değişimini, lisedeyken yaşadıklarını ve homoseksüellikle suçlandığı 1950'li yıllardaki gelişmeleri de aktarıyor. 

Filmin sonunda duyularımın kilitlendiğini hissettim diyebilirim size... Şöyle ki; film boyunca anlatılan adam II. Dünya Savaşı'nın seyrini değiştirecek bir buluşa imza atmakla kalmamış bunun ahlaki ve vicdani sorumluluklarını da üstlenecek kararlar alarak neredeyse tek başına savaşın iki yıl daha erken bitmesini sağlamış ve on milyonlarca insanın yaşamını kurtarmıştı.  Ve bu adam filmin son cümlesinde vurucu bir şekilde belirtildiği gibi bu gün hepimizin elinin altında olan bilgisayarların temellerini atmıştı. Hatta aynı adamın fikirleri ölümünden yıllar sonra bile yapay zekadan nano teknolojiye, moleküler biyolojiden matematiğe kadar her alanda hala geçerliydi, hala kullanılır durumdaydı... Ama bu adam özel hayatı ile ilgili bir konuda suçlanarak (1950'li yıllarda İngiltere'de eşcinsellik bir suçmuş) bir yıl boyunca kendini hadım edecek hormon tedavisine mahkum edilmişti ve bunun fiziksel ve ruhani yükünü kaldıramadığı için kendi hayatına son vermeyi seçmişti...Hizmetçisi tarafından ölü bulunduğunda sadece 41 yaşındaydı ve başucunda yarısı yenmiş bir elma vardı...10 Eylül 2009 tarihinde yani ölümünden 50 yıl sonra Başbakanı Gordon Brown tarafından ünlü matematikçiye yapılanların korkunç olduğunu kabul eden İngiltere'nin kendisinden özür dilediğini öğrendim ama insanlığın kaybettiği değerin yanında bunun ne önemi olabilirdi ki...

Filmin içinde harika diyaloglar mevcut... Ama size özellikle son sahnede Clarke'ın Turing'e "normalleşmek" istediğini söylemesinden sonra söylediği şu sözleri aktarmak isterim: 

" Biliyor musun, bu sabah sen olmasaydın, şu anda var olmayacak olan şehrin birinden geçen bir trendeydim. Sen olmasaydın muhtemelen ölmüş olacak bir adamdan bilet aldım. Tüm konularda bilimsel araştırma yapabiliyorsam, hepsi yalnızca senin sayende. Şimdi normal olabilmeyi istiyorsun ki emin ol ben istemezdim. Öyle olmadığın için dünya son derece iyi bir yer..."  

1 Haziran 2015 Pazartesi

SÜPRİZLERİM!

Annemlerden dönüşte size süprizim var demiştim. Ama bu zamana kadar yazmak kısmet olmadı...Süprizim şu: İki yeni bölüm ekleyeceğim bloğuma: İlki canım annemin yazdığı şiir ve hikayeler olacak; diğeri ise puzzle'dan etamine kendi el emeği ürünlerim. Çok yakında...

ALAMUT-3: İSMAİLİYYE NEDİR?

İSLAMİYETTE BÖLÜNME 

Hasab Sabbah'ı anlamak için önce İsmailiyye'yi anlamak, onu anlamak için ise Şiiliği anlamak gerekir. Bu da bizi İslamiyet'in en acı olayına Kerbela'ya kadar götürür. Kerbela'yı anlamak için ise Hz. Ali'yi bilmek gerekir. 

Peygamberimiz Hz Muhammed'i diğer peygamberlerden farklı kılan en önemli özelliklerinden biri de insanlara kendisinin onlardan hiçbir farkının olmadığını, sadece bir insan olduğunu sürekli vurgulamış olmasıdır. Yine de O'nun ölümüne hazırlıksız olan Müslümanlar vefatından sonra büyük bir boşluk yaşamışlar ve yerine imam olması gereken kişi hakkında ihtilafa düşmüşlerdir. Şu anda İslam dünyasının paramparça olmasının kökenleri işte bu ihtilafa dayanır. Peygamberimizin vefatından önce vekili olarak damadı ve yeğeni Hz. Ali'yi tayin ettiğine inanan Hz. Ali şiaları (taraftar anlamına gelmektedir.) ile Hz. Ebubekir ve devamındaki halifelerin meşruluğunu kabul eden diğer Müslümanlar arasında tarih boyunca gerek siyasi gerekse dini açıdan mücadeleler devam edecektir. 

Hz.Ali'nin halifeliği sırasında öldürülmesinin ardından oğlu Hz.Hasan Müslüman kanı dökülmemesi için hilafet makamından feragat etmiş, böylece halifelik Emevi soyundan gelen Muaviye'ye geçmiştir. Muaviye'nin yapılan anlaşmaya aykırı davranarak hilafeti kendisinden sonra oğlu I. Yezid'e bırakmaya kalkması ise Hz. Ali'nin diğer oğlu Hz.Hüseyin'i isyan ettirmiş ve halifeliğini ilan etmek için ailesi ve 70 taraftarı ile birlikte Kufe'ye doğru hareket etmiştir. Ancak Kerbela'da Yezid'in 4.500 kişilik ordusu tarafından durdurularak önce aç ve susuz bırakılmışlar, daha sonra ağır hasta olduğu için savaşa katılamayan oğlu Zeynel Abidin dışında tamamı katledilmişlerdir. Savaş sonrasında Hz. Hüseyin'in ailesi esir alındı ve yargılanmak üzere Şam'a götürüldü. Sağ kalanların Ehli Beyt'e karşı işlenen suçları kulaktan kulağa anlatması Yezid aleyhtarı oluşumların başlamasına ve mehzep ayrılığının temellerinin atılmasına sebep oldu. 10 Ekim 680 tarihinde meydana gelen bu olay İslamiyet tarihinde derin bir bölünmenin sebebi olacak ve Müslümanlar arasındaki bu bölünmeler "imamet" temelinde hız kesmeden artmaya devam edecektir. 

Şii veya çoğulu Şia "Ali'ye yandaş, taraftar olan kimseler" anlamına gelmektedir. "Şiat-u Ali" yani "Ali'nin takipçileri" anlamına gelen ifadenin kısaltılmış formudur. Şiiler Hz. Ebubekir de dahil olmak üzere Hz.Ali dolayısıyla Hz. Muhammed soyundan gelmeyen hiç kimsenin hilafetini kabul etmezler. Onlara göre imamet Hz. Ali'nin soyundan devam etmektedir. Bu imamlar sırasıyla: Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Zeynel Abidin, Muhammed el-Bakır, Cafer'i Sadık, Musa el-Kazım, Ali er-Rıza, Muhammed el-Cevad, Ali Naki, Hasan ul-Askeri ve Muhammed Mehdi'dir. Ancak dediğim gibi söz konusu iktidar olunca ayrılıklar ve bölünmeler son bulunmamış ve Şiiler de kendi içlerinde Zeydilik ( Beşçiler), İsmailiyye (Yediciler) ve İsnaaşeriyye (Onikiciler) olmak üzere devam etmiştir. 

İsmailiyye inancı diğerlerinden farklı olarak imamet sırasının 6. imam Cafer'i Sadık'tan sonra Musa el-Kazım ile değil, oğlu İsmail bin Cafer el_Mübarek'in oğlu Muhammed bin İsmail eş-Şakir ile devam ettiğine inanmaktadır. Hasan Sabbah, bir önceki yazımızda belirttiğimiz üzere 17 yaşına kadar ailesinden gelen 12 imamcı anlayışa dahil iken, karşılaştığı iki dai'nin etkisi ile İsmailiyye inancı ile tanışmış ve hayatını bu inancı yaymaya adamıştır. Ancak, Kahire'deki halife Mustansır'ın himayesinde toplanan İsmailiyye taraftarlarının da bölünmeden nasibini alması gecikmeyecektir. Nitekim, Halifenin ölümü üzerine hilafetin büyük ve küçük oğul arasındaki paylaşım savaşı büyük oğul Nizar'ın ölümü ile sonuçlanacak, böylece İsmailiyye de Hasan Sabbah liderliğindeki Nizariyye ile Musta'iyye adıyla günümüze kadar birbiriyle çekişen iki büyük kola ayrılacaktır. Ve ne yazık ki siyasi bölünmeler ile dini bölünmelerin iç içe yaşandığı bu tarihsel süreç, başta Sünnilik ve Şiilik, ve alttaki pek çok kollarıyla mezhepler ve onların altındaki tarikatlar ile günümüzde birbirinin camisine bile giremeyecek ölçüde karşısındakine düşman Müslümanlar yaratarak halen devam etmektedir. 

Peki İsmailiyye inancının öğretileri nelerdir? Bu inancın en belirgin özelliği zahir ve batın ayrımıdır. Zahir görünen ve batın gizli, duyularla algılanamayan ancak varlığı da kesin olarak bilinen demektir. Bu düşünceye göre, Kur'an Ayetlerinin bir zahiri yani görünen, bir de batıni yani gizli anlamları vardır. Gönderilen kitap ve hükümler peygamberlere göre değişmesine rağmen onun ötesindeki anlam yani batıni hususlar kesinlikle değişmeyen asli gerçeklerdir. Peygamberler vahyin zahiri anlamını, imamlar ise batıni anlamını ortaya koyanlardır.  Batıni anlamın ortaya çıkarılması için te'vile başvurmak gerekmektedir. Mezhebin prensiplerine uygun olarak yorumlama demek olan te'vil zahirin öze ulaşmayı engelleyen kabuğunu kırmayı sağlar ve davranışlarını manevi öze uydurmayı başaran mümin için şeriata bağlanma zorunluluğu artık söz konusu olmayacaktır. Örneğin namaz imama kalben yönelmek, oruç davetin sırlarını ifşa etmemek, hac imamı ziyaret etmek şeklinde yorumlanmış ve uygulanmıştır. 

Bu inanca göre, Peygamberlere "Natık", yardımcılarına da "Samet İmam" unvanı verilir. Her yedi "İmam" silsilesinin sonunda bir "Natık" gönderildiği böylece dinin sürekli olarak geliştirildiği söylenir. Bu Yedili-Döngü Nazariyesi sebebiyle İsmailiyye i'tikadı "Yedicilik" olarak da adlandırılmaktadır. Buna göre Dünya hiçbir zaman imamsız kalamaz ve kalmayacaktır da. İmamların görevi dini yaymak ve yüceltmektir. Aynı zamanda siyasi iktidarı da elinde bulunduran imama itaat imanın şartıdır. İmamın günahsız olduğuna, insanları hidayete ulaştırma görevi verilmiş yanılmaz ve sözü Kur'an yerine geçen kutsal insanlar olduğuna inanılır. Özellikle Nizari İsmailiyye'sinde imamet o kadar kuvvetlidir ki, Hindistan'daki Hocalar'a göre imamlığı devam ettirdiğine inanılan Ağa Han Allah'ın bir ölçüde içinde intikal ettiği kimse olarak düşünülmektedir. Yaşayan imam dönemindeki şartlara göre mensuplarını yönetir. Zira imam bizzat Allah tarafından gönderilmiştir. Ve bu inancın mensupları da ki sayılarının 10 milyona yakın olduğu tahmin edilmektedir mezhep kuralları gereği gelirlerinin 8'de 1'ini Ağa Han'ın banka hesaplarına yatırmak zorundadır. Ağa Han ailesi 2009 yılında Forbes Dergisi'nin açıkladığına göre yaklaşık 800 Milyon $'lık servetiyle Dünya'nın en zengin on kraliyet ailesinden birisidir.

İsmailiyye inancının bir önemli prensiplerinden biri de takiyye'dir. Takiyye kişinin bir tehlike karşısında gerçek inançlarını gizleyebilmesini öngörür. Hz. Ali döneminden beri, gerek siyasi gerekse dinsel erki elinde bulunduran halifelere karşı yürütülen bir inanç ve hareket olmasından ötürü gizliliğin İsmailiyye inancı için hayati önem arzetmesini anlamak hiç de zor olmasa gerek. Bununla birlikte, günümüzde de "Hedefime ulaşmak için gerekirse papaz cüppesi bile giyerim" şekline bürünerek varlığını sürdüren takiyyeciliği, bu inancı kötülemek  için kullanmaya kalkanlara da sanırım çok fazla şey anlatmamıza gerek yoktur.

İsmailiyye inancında bir de genellikle harf ve sayıların taşıdığı ileri sürülen sırri ve manevi özelliklere dayanılarak yapılan batıni te'viller sonucunda ortaya çıkan kendilerine has bir kozmoloji anlayışı ve devri kutsal tarih yer almaktadır. Devri kutsal tarihten kasıt yukarıda bahsettiğimiz her yedi "İmam" silsilesinin sonunda bir "Natık" gönderilmesi iken kozmoloji anlayışı için şu örnek verilebilir: Nizari İsmailiyyesinin merkezi yönetimi konumunda olan Alamut ya da Elemut Kalesi'nin kelime anlamı "Kartal Yuvası"dır. Ebced hesabına göre "Elemut" Hicri 483 yılına tekabül etmektedir ki bu sayı kalenin Hasan Sabbah tarafından zapt edildiği yıla karşılık gelmektedir. Bir ara televizyonlarda da bir hayli popüler olan Kuran'ın Matematiksel Mucizeleri konusunu sanırım hepiniz hatırlıyorsunuzdur.

Bu inancın Allah, akıl, ruh, Mehdi, kıyamet, enkarnasyon (ete kemiğe bürünme), ilim ve bilgi üzerine doktrinlerine bakıldığında Helenistik Ortadoğu'nun kültürel arka planından tutun, Yahudilik, Hristiyanlık, Zerdüştlük, Budizm ve hatta Mezopotamya ve Antik Yunan uygarlıklarının etkileri açıkça görülmektedir. Nitekim kaleyi yerle bir eden Moğol prensi Hülagu'nun resmi tarihçisi Cüveyni tarafından ifade edildiğine göre sadece yanıp kül olması bile 7 gün 7 gece sürecek büyüklükte bir kütüphanesi bulunan Alamut'ta hiç bir yedek nüshası da bulunmayan sayısız eser kül olmuştur.

Konu hakkında siz de benim gibi gittikçe artan bir merak duymaya başladıysanız sizlere Farhad Daftary'nin İsmaililer-Tarihleri ve Öğretileri kitabını tavsiye edebilirim. Tabii 2006 yılında Doruk Yayınevi tarafından basılan ancak tek baskı yapan kitabı bulabilirseniz. Bununla birlikte aynı yazarın Alamut Efsaneleri isimli kitabına ulaşmanız zor olmayacaktır. Aynı zamanda Faik Bulut'un Hasan Sabbah Gerçeği ve Bernard Lewis'in Alamut Kalesi ve Hasan el-Sabbah kitapları da aydınlatıcı eserler. Eğer kalbiniz dini karalamalardan uzak ve olabildiğince tarihsel ve nesnel yazılmış kitaplar okumaktan yanaysa...







   


         

29 Mayıs 2015 Cuma

HASAN SABBAH


Tarihi roman okumanın en büyük handikaplarından biri tarihin nerede bitip kurgunun nerede başladığını asla bilememektir. Bütün Türkiye'nin Kanuni Sultan Süleyman dönemini Muhteşem Yüzyıl'dan öğrendiğini düşünürseniz daha iyi anlarsınız belki demek istediğimi. Wladamir Bartol'un kitabında da beni aslında uykumdan edecek kadar heyecanlandıran bu duygunun ta kendisi idi. Okuduğum şeylerin ne kadarının gerçek ne kadarının kurgu olduğunu bilmemek ve önümde duran bu yeni gizemi keşfetmek arzusu... Nitekim daha araştırmamın en başında romanın ana kurgusunu oluşturan Nizamülmülk, Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah'ın sınıf arkadaşlıklarının, fedailerin haşhaş kullandıklarının ve Alamut Kalesi'nin arkasında yaratılan sahte cennetin tamamiyle uydurma olduğunu öğrendim. Wladamir Bartol romanını büyük ihtimalle Hasan Sabbah'ın Avrupa'da tanınmasını sağlayan Marco Polo'nun Seyahatnamesi'nde verilen bilgilere istinaden yazmıştı. Ancak Marco Polo Alamut Kalesi'ne kale Moğollar tarafından yerle bir edildikten tam 17 yıl sonra gelmişti ve tüm yazdıklarını sadece kulaktan duyduklarına göre kaleme almıştı. Yani ortada ne kale ne de sahte cennet bahçeleri vardı.  Peki haşhaş? O da Gazi Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Doç.Dr. Nihat Yazılıtaş'ın ifadesine göre "tamamen Batılıların her şeyi pozitivist yöntem ile açıklama çabasından kaynaklanıyordu. Nitekim tarihi kaynakların hiç birinde İran'daki Nizariler'in haşhaş kullandıklarına dair bir kayıt yer almıyordu. Sadece 1123 tarihli bir metinde o da Suriye'deki Nizariler ile ilgili olarak haşhaşi kelimesi kullanılmıştı."  Yani gerçekte Alamut'ta haşhaş yoktu...Sahte cennet yoktu...Ve Nizamülmülk ile aralarındaki 30 yıllık yaş farkı nedeniyle sınıf arkadaşı olmalarına imkan da yoktu. Ama Allah'tan Hasan Sabbah'ın Nizam'ın başvezirliği döneminde sarayda çalışmış olduğu ve vezirlik iddiası sebebiyle Nizamülmülk ile aralarının açılmasının gerçek olabileceği rivayetine ulaştım da "hepsi mi kurguydu yoksa" şüphesinden kurtardım kendimi... 
   Peki Hasan Sabbah...Kimdi? Gerçekte neler düşünürdü? Amacı ve felsefesi neydi? Gerçekten kitapta anlatılanları yapmış mıydı? Tarihtennotlar.com adresinde " tam adı Hasan bin Ali bin Muhammed bin Cafer bin Hüseyin bin Sabbah el-Hamari olan ve müridleri tarafından Seyduna olarak bilinen İranlı, Büyük Selçuklu Devleti zamanında yaşamış, tarihin en ezoterik ve batıni örgütü Haşhaşileri kuran ve ölene kadar da liderliğini yapan tarihteki en gizemli insanlardan biridir." şeklinde tanımlanıyordu. Vikipedi'ye göre ise " Farklı bir dini ekole dayalı üst düzey dini bilgi birikimine ve otoriter bir liderlik karakterine sahip olduğu bilinen Hasan Sabbah kurduğu tarikatın suikaste dayanan farklı askeri taktikleri ve 34 yıl boyunca dışına çıkmadan yaşadığı Alamut Kalesi ile tanınmakta"ydı.
     Tarihi kayıtlara göre ise 1052 veya 1053 yılında İran'ın Kum kentinde doğan ve rivayete göre Yemen kökenli olan Hasan Sabbah 17 yaşına kadar 12 imamcı Şii eğitimi ile büyüyor. Rey şehrindeki eğitimi sırasında Amireh Zarab ve Ebu Nedim Zarac adında iki İsmaili derviş ile karşılaşması Hasan Sabbah'ın hakikat arayış serüvenini dolayısıyla hayatı değiştiren olaylar oluyor. Merakının peşinden İsfahan'a giderek İsmaili doktrinini öğreneceği iki yıl geçiriyor ve sonra Mısır'a giderek Kahire'de Fatimi Halifesi ile görüşüyor. Buradaki yemin töreninin ardından halife Mustensir'in baş daisi Abdul Malik el Attaş tarafından dai yardımcılığına getirilerek öğretisini yaymak için Azerbaycan oradan da Silvan'a geçiyor. Buradaki misyonerliği sırasında yaşadığı tartışmalar neticesinde kentin Sünni kadısı tarafından kentten kovulunca Musul'a oradan da Şam'a geçen Hasan Sabbah 1078 yılında Kahire'ye geri dönüyor. 
     Halifenin ölümünden sonra yaşanan veliaht kavgasında büyük oğul Nizar'ın tarafını tutan ancak diğer oğulun halifeliğini savunan baş vezire yenilen Sabbah önce tutuklanıyor ardından sürgün ediliyor. Tabii ki Nizar da öldürülüyor. Bu tarihten sonra Hasan Sabbah'ın liderliğini yaptığı ve Nizar'ın imamlığını savunan gruba Nizari-İsmaili denmeye başlanıyor. Kuzey Afrika'ya zorunlu yolculuğundan kurtularak Suriye'ye gitmeyi başaran Sabbah buradan Suriye'ye geçiyor.  1081 yılında ise tekrar İsfahan'a dönüyor. İran'da İsmaili davasına hizmetlerini sürdüren ve geniş başarılar kazanan Sabbah'ı hala dailer daisi olan Abdul Malik el Attaş Daylam dailiğine atıyor. Bölgedeki erişilmez kaleyi davası için mükemmel bir yer olarak seçen Sabbah Kahire'de El Ezher'de gördüğü iki yıllık eğitim döneminin ardından 1090 yılında İran'a geri dönerek Alamut Kalesi'ni ele geçiriyor. Nizar'ın oğlunu da yanına alarak imamlık iddiasını sürdüren Sabbah öldüğü 1124 senesine kadar bu kaleden çıkmıyor. 
     Öldüğünde arkasında sadece İran'da değil tüm Mezopotamya'da korkulur bir askeri ve siyasal bir güç bırakan Hasan Sabbah'ın bağlı olduğu Nizari İsmaliyesi doktrini, nasıl güçlendiği, nelerle mücadele ettiği, Alamut Kalesi'nin sonu ve tarikatın günümüzdeki temsilcileri izleyen yazılarımızda...  

28 Mayıs 2015 Perşembe

HAŞHAŞİLER ÜZERİNE TARİHİ BİR ROMAN: ALAMUT...

"HİÇ BİR ŞEY GERÇEK DEĞİLDİR, HER ŞEYE İZİN VERİLMİŞTİR."

Kitabı bitireli tam bir hafta oluyor... ama hakkında çok ama çoookkk şeyler yazabileceğim bu kitabı bir yazıya nasıl sığdırırımın derdiyle bir türlü yazmaya başlayamadım. En son dün gece kocaman bir heyecan dalgası içerisinde ne yapacağımı buldum...O kadar heyecanladım ki bütün geceyi düşünerek, plan yaparak ve taslak hazırlayarak geçirdim. Uyuyabildiğimde saat 6:00'dı ve en son hatırladığım Allah'a "Ne olur bu heyecanım uykusuzluğuma yenik düşmüş bir şekilde uyanmayayım. Sanki tüm geceyi uyuyarak geçirmiş gibi dinç uyanmamı sağla!" diye dua ettiğim. Ve saat 8:30'da evi derleyip topladıktan sonra yazımın ilk bölümünü yazmak için bilgisayar başındayım.

Hayatta beni en çok dehşete düşüren şeylerden biri insanların ortalama bir insan zekasıyla bile mantıksız olduğu aşikar olan şeyleri nasıl göremeyip, deyim yerindeyse ipe sapa gelmez şeylere nasıl inandıkları ve inandıkları doğrultusunda da körü körüne itaatkar olup, başka insanların canına bile kastedebildikleri konusudur. En basitinden batıl inançlar: "şeytan kulağına kurşun" diyerek tahtaya vurup, bir yandan kulağımızı çekerken bir yandan öpücük atmak mesela... Ya da holiganların sırf tuttukları takım için diğer takım taraftarlarını öldürebilmeleri... Köktendinci örgütlerin kendilerine gelişmiş ülke vatandaşlarından bile taraftar bulabilmeleri... İntihar bombacıları... Ölüp de yeniden dirildiğini iddia eden sahte şeyhlerin müridi olanlar..."Karımla yatakta görsem kıskanmam" dedirtecek boyuta varan yalakalık... Ve daha sayılabilecek yüzlerce binlerce örnek... 

Bu kitapta insanoğlunun nelere inandırıldığı, nasıl oyuna getirildiği o kadar güzel anlatılmış ki bir kaç cümle ile değinip kitabı okumanızı tavsiye ederek yazımı bitirmek içime sinmedi başta da dediğim gibi...Ben de bir yazı dizisi hazırlamayı planladım. Size bugün kısaca kitabın yazarı hakkında bilgi verdikten sonra yarın ve izleyen günlerde kitabın baş kahramanları ve İsmaili tarikatı hakkında detaylı bilgiler vereceğim. Burada hem tarihten hem de kitaptaki kurgulardan faydalanacağım. Daha sonra kitabın temel olayını baz alarak sizlere İslamiyetteki cennet inancını aktarmaya çalışacağım. Burada hem Kur'an-ı Kerim'den hem de diğer kitaplardan alıntılar yapmayı planlıyorum. Ve diğer konular: Araplarda Türk düşmanlığı, İslam'da Mehdi inanışı...Ve son olarak Elif Şafak'ın Aşk romanında Şems'i Tebrizi ağzından yazdığı 40 kural gibi Hasan Sabbah'ın felsefesini oluşturan 40 kuralı yazacağım sizlere...Biliyorum ki içinden size çoookkk tanıdık gelenleri olacak.  
Kitabın yazarı Wladimir Bartol hakkında çok detaylı bilgiye ulaşamadım. Kitabın arkasında da olmak üzere hakkında yazılanlar özet olarak şöyle: 1903 yılında Trieste civarında küçük bir Sloven şehrinde dünyaya gelen yazar, Sorbon'da üniversite eğitimi almış. Felsefe, psikoloji, biyoloji ve dinler tarihi alanlarında aldığı eğitimlerin birikimiyle ilk ve en önemli eseri olan Alamut'u 1938 yılında yazmış. Kitap yazıldığı dönemde el altından satılacak kadar tehlikeli bir kitap olarak görülmüş. Hayatı boyunca vatanını işgal eden Alman ve İtalyan faşistlerine karşı mücadele eden Bartol, 1956 yılında kitabını bir daha yayınlamayı başarmış. 12 Eylül 1967 tarihinde vefat eden yazarın kitabı bu gün dünya çapında Slovenya edebiyatının en popüler eseri olarak kabul edilmektedir. 

26 Mayıs 2015 Salı

NEŞELİ GÜNLER... Mİ?

BOŞANMA ÇOCUKLARI NASIL ETKİLİYOR?

Bu yazıyı yazmak aslında Neşeli Günler filmini tekrar izlediğim geceden beri aklımda… Bin defa yayınlansa bin defa izleyeceğim o şirin turşucu ailenin yaşamını bu sefer kahkahadan çok buruk bir gülümseme ile takip ettim. Nedeni ise anne ve babanın boşanmış olmasının o yaşa gelmiş çocuklarda bile açtığı derin yaraya ilk defa bu kadar dikkatle bakıyor olmamdı. Daha önce yıllar öncesinin temiz insanlarının temiz yaşantıları diye özlemle izlediğim, Adile Naşit, Münir Özkul ve Şener Şen’in dev oyunculukları ile bir o kadar sıradan, bir o kadar saf, bir o kadar komik ve bir o kadar yaşamın ta kendisi olan film bu kez yüreğime bir kor bıraktı. En büyük çocuklarının kendisini istemeye gelecek aileden utanarak anne-babasının boşanmış olduğunu gizlemesi, üstünden 10-15 yıl geçmiş olmasına rağmen hala anne ve babasını bir araya getirmeye çalışmaları ve onları buna zorlamak için açlık grevine gitmeleri... Boşanmış ailelerin çocukları neler yaşıyordu? İlişkilerimizdeki “turşu nasıl yapılmalıdır?” kadar küçük veya “dayak” gibi büyük sorunları kendimiz adına bir çözüme kavuştururken, en sevdiklerimizi ihmal etmeye hakkımız var mıydı? Boşandık diye eşimizi, çocuklarımızın anasını, babasını hayatımızdan külliyen dışlama lüksünü bize kim veriyordu? Ya da daha kötüsü, boşandık diye çocuklarımızdan vazgeçmek de neyin nesiydi? Bütün film boyunca bunları ve daha nicelerini düşündüm durdum.

Yaptığım küçük bir araştırma neticesinde TÜİK’in 2014 verilerine göre ülkemizde evlilik sayısının bir önceki yıla göre yüzde 0,1 azalırken, boşananların sayısının yüzde 4,5 arttığını öğrendim. Yine istatistiklere göre bu boşanmaların yüzde 39,6’sı evliliğin ilk 5 yılında gerçekleşirken, yüzde 21,8’i ise 6-10 yılı içinde gerçekleşiyordu. Peki evlilik ilişkisi ne zaman ve neden kutsal olmaktan çıkıp sıradanlaşmaya başlamıştı? İnsanlar evliliğe sadece bazı şeyleri daha özgür yaşayabilecekleri için ve birbirlerini yeterince tanımadan balıklama dalıyor ancak ilk defa özgür bir yaşama kavuşurken aynı evin içerisindeki diğer insan kendilerine ağır bir yük mü geliyordu acaba? Boşanma sebepleri başka bir yazının konusu ama aşikar olan şuydu ki maalesef boşanan ailelerin çoğu çocukluydu…
Boşanma özellikle bizim toplumumuzda kadınlar için istenilmeyen bir durum. Hatta ben istatistiklerdeki boşanma sayısındaki artışların “niyete” göre belirlenmesi halinde korkunç bir oranda çıkacağından adım gibi eminim. Yaralı evliliklerde yetişen çocukların mı daha sağlıklı, boşanmış aile çocuklarının mı daha sağlıklı bireyler olarak yetişeceği de tartışılır bir durum ama bir şey var ki hem boşanan taraflar hem de çocuklar için boşanma insanın başına gelebilecek en sarsıcı olaylardan birisi… Neden tartışılır bir durum dediğime gelince; huzursuz ve birbirini sevmeyen, sadece çocukların iyiliği için bir arada kalan ebeveynlerin kasıtlı sessiz kalmalarına, sürekli bağrış çağırışlarına, hatta fiziksel şiddet göstermeye kadar çeşitli anlaşmazlık tezahürlerine şahit olmuş çocuklar, boşanmış aile çocuklarından daha uyumsuz ve daha sorunlu bireyler olarak karşımıza çıkabiliyor çünkü. Hatta toplumca yaşadığımız iletişimsizliğin, bu kadar öfkeli ve anlayışsız bireyler haline gelmemizin bir nedeni de bu diyebiliriz.
Yine korkunç rakamlar paylaşacağım sizinle. Yapılan araştırmalara göre 1 yılda 1 milyondan fazla çocuğun, anne baba boşanması ya da ayrılığı yaşadığı tespit edildiğinden, bugün yapılan iki evlilikten birinin boşanma ile sonuçlanacağı öngörülüyor sosyal bilimcilerce. Hatta deniyor ki “1983’te doğan çocukların %45’nin anne babası boşanacak. %35’inin anne babası tekrar evlenecek, %20’sinin anne ya da babası ikinci eşinden de ayrılacak. Evliliklerin yarısının ilk 7 yıl içerisinde sona ermesinden hareketle 1980’lerde doğmuş çocukların aşağı yukarı üçte biri 18 yaşına gelmeden tek ebeveynli bir evde yaşayacak.” Anlayacağınız durum vahim. Bu arada boşanmayı tasvip etmediğim, ne olursa olsun evliliğin sürdürülmesi gerektiğine inandığımı falan zannetmeyin. Rakamlar insanların birbirine karşı tahammül eşiğinin, sevginin sürdürülebilirliğinin ne kadar düşük olduğunu göstermesi açısından vahim.
Anne rolündeki aktriste yılın annesi ödülünü bile verdikleri bir dizimiz vardı hatırlarsanız: Çocuklar Duymasın diye. Örnek annemiz, baba ile her kavgasını mutfakta yapardı. Çünkü önemli olan ailede sorun olması değil o sorunların çocuklar tarafından bilinmemesiydi… Böylece çocuklar mutlu mesut yaşamlarını sürdürmeye devam edebilirlerdi. Peki ya sorunlar artık mutfakta konuşarak çözülemeyecek kadar büyürse ne olacaktı? Anne ve babasının anlaşmazlıklarından, kavgalarından uzak tutulan çocuk nasıl bir şok yaşardı boşanma konusunda? Ya bunun tersi olan ailelerde, anne-babasının her kavgasına şahit olan çocuklar için gergin ve mutsuz bir ailede yaşıyor olmak, boşanmayı daha kolay kabullenebilir ya da tercih edilebilir hale mi getirirdi? Bilemiyorum ama her iki durumda da çocuğun anne ve babasına duyduğu sevginin onların birbirlerine duydukları sevgiden bağımsız olduğuna ve ne kadar sorunlu bir ev de olsa annenin veya babanın bu evden ayrılmasının, başka bir yaşam formu tanımayan çocukları dehşete düşüreceğine, ayrılan ebeveynin özlenmesinin ise son derece doğal olduğuna inanıyorum. Bir çocuğun sırf evden ayrıldığı için anne veya babasına bağlılığını ve sevgisini yitirmeyeceğini, ama duyacağı kızgınlık, terk edilme/yalnız bırakılma duygusunun, hayal kırıklıklarının, güvensizliklerinin bundan sonraki ilişkilerinde ve hayatında belirleyici bir etkiye sahip olacağını biliyorum.

Bilim insanlarımız bu konuda neler demekte? Özet mahiyetinde vermek gerekirse, Amoto ve Keith isimli sosyal bilimciler 1991 yılında boşanmış ailelerin çocuklarıyla ilgili yapılan 92 çalışmanın meta analizini yapmış ve çocuğun yaşının bu durumda en önemli etken olduğunu saptamışlar. Aşağıdaki tabloda da genel olarak çocukların yaşlarına göre boşanma olayına verdikleri tepkiler yer almakta.


Çocuğumuzun boşanma olayından bu oranda etkilenmesinin önüne geçmek, bir gün birleşeceğimiz umuduyla hayal kırıklıkları yaşamasını engellemek, ayrı yaşamanın hem onun hem de bizim için en sağlıklı çözüm ve son derece normal olduğuna ikna edip, yıpranmadan bu sürece uyum sağlamasına yardım etmek mümkün mü? Bu konuda atacağımız ilk adım onlara bu süreçte yardımcı olmamız için yapmamız gereken şeylerin bilincine varmak olacaktır. Peki nelerdir bunlar?
Öncelikle, kendinizden, tüm sebeplerinizden ve vardığınız çözüm yolunun doğruluğundan eminseniz yapılacak konuşma konusunda eski eşinizle mutabakata varıp beraberce, boşanmanın ne anlama geldiğini çocuğunuzun anlamasını sağlamanız gerekir. Onunla, yaşına uygun biçimde konuşmalı ve bunun onu nasıl etkileyeceğini somut ifadelerle açıklamalısınız. Bu kararla ilgili ortada bir suçlu olmadığını; hele hele kendisinin herhangi katkısı ya da etkisinin olmadığını ve bundan sonra da olamayacağını, kesinlikle ifade etmelisiniz.
Emin olun ki çocuğunuz, kimin yanında kalacağını, kimlerle nasıl zaman geçireceğini, giden anne veya babasıyla ne sıklıkta görüşebileceğini bilmek isteyecek ve bu konuda sorular soracaktır. Bu nedenle, çocuğunuza kimin, hangi koşullarda bakacağını önceden ayarlayın ve hayat kalitesinin değişmeyeceği ya da en azından daha kötüye gitmeyeceği konusunda olabildiğince gerçekçi ve yaşamayı planladığınız hayata uygun yanıtlar vererek çocuğunuzu rahatlatın. Mümkünse bu süreçte yaşadığı yer veya okuduğu okulu değiştirmemeye ve anne ya da babasını tümden kaybettiği izlenimi vermemeye özen gösterin. Böylece çocuğunuzun yoğun bir kayıp/yitim duygusu yaşamasını önlenmiş olursunuz.
Tabii en önemli şeylerden biri de boşanmanızın şekli. Çirkin sözlerin, tanımların sıkça kullanıldığı, her iki tarafın birbirini ve ailelerini suçladığı bir ortamda çocuğunuzun öfkesinin artabileceğini unutmayın. Böylesi ayrılıklarda çocuğunuzda suçluluk ve değersizlik duyguları, ağlama hissi, uyku sorunları, ders başarısında düşme gibi olumsuzluklar daha şiddetli izlenebilir. Unutmayın ki, karşınızda hırpaladığınız insan eski eşiniz değil, çocuğunuzun anne veya babasıdır. Ve isteseniz de istemeseniz de çocuğunuzun gelişiminde, hayatının kalan kısmında size olduğu kadar ona da ihtiyacı vardır.
Çocuğunuzun sizin için yeri doldurulamaz ve çok değerli olduğunu hissetmesini sağlayın. Onu her zaman sevileceğine ve en iyi şekilde bakılacağına inandırın ve bu yönde davranın. Çocuğunuzu diğer ebeveyn ile mutlu ve sıcak bir ilişki sürdürmek için cesaretlendirin ve bunun için elinizden geleni yapmaya çalışın. Eski eşinizle ilişkiyi mümkün olduğu kadar sorunsuz sürdürmeye çabalayın, mümkün değilse, sorunlarınızı çocuğunuza yansıtmayın. Çocuğunuzla ilgili konularda eski eşinizle işbirliği yapmanız da son derece önemli. Yalnız bunları yaparken abartıya kaçmamaya dikkat edin. Nitekim ihtiyaçlarının, sağlık sorunlarının ya da okul, disiplin problemlerinin her seferinde anne ve babasını bir araya getirdiğini fark eden çocuğunuz bu tür sorunlar “üretmeye” devam edebilir. Küçük Ağa dizisinde olduğu gibi… Sizi yeniden birleştirme isteği ile hareket eden çocuğunuz olmadık yollara başvurabilir, bu da hem onun hem de sizin için ciddi bir ruhsal yük oluşturacaktır. Örneğin, çocuğunuz rahatsızlandı, doktora gidilmesi gerekiyor ve bunu tek başınıza kolayca halledebileceksiniz. Sırf eski eşinizle işbirliği yapmak, çocuğa ikinizin de hala onu sevdiğini, onunla ilgilendiğini göstermek için eski eşinizi de çağırıp, gelmeye zorlamayın. Gelememesi durumunda ise ebeveynlik ve sorumluluk anlamında yetersizliği konusunda, özellikle çocuğun yanında, onu sorgulayıp suçlamalarda bulunmanın ve bağırıp-çağırmanın çocuğunuz için en yaralayıcı tablolardan biri olacağını unutmayın.
Çocuğunuzun boşanmayı saklanması gereken bir durum gibi algılamasının önüne geçerek, hayatlarındaki başka insanlardan ve uzmanlardan duygu ve düşünceleri ile ilgili yardım ve rehberlik istemeleri için onlara yardımcı ve yol gösterici olun. Yaşadıkları ve gösterdikleri tepkiler için suçlayıcı değil, anlayışlı ve destekleyici olun.  
Ve…. “Hayat bu yalnız çekilmiyor” diyenlerdenseniz boşandıktan sonra hayatınıza girecek olan kişileri, ancak ciddi ve uzun süreli bir ilişki söz konusu ise çocuğunuzla tanıştırmanızı tavsiye ederim. Zira hayatınıza giren her insanı çocuğunuzla her defasında tanıştırmayı tercih ederseniz ciddi bir öfke ve uyum sorunuyla karşı karşıya kalabilirsiniz. Bununla birlikte, çocuğunuza gelecekte yaşayacağı ilişkiler konusunda da yanlış bir model oluşturabilirsiniz. Ve eğer yeniden evlenme kararı aldıysanız, bu kişiyi çocuğunuza “yeni-cici anne” ya da “yeni-cici baba” olarak tanımlamaktan kaçının derim. Bırakın çocuğunuz bu kişiye nasıl hitap edeceğini, saygı sınırları çerçevesinde kendisi belirlesin.
Bu yazıya hiç ihtiyaç duymayacağınız mutlu evlilikleriniz olması dileğiyle...