Okuduklarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Okuduklarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Haziran 2015 Pazartesi

ALAMUT 4: NİZAMÜLMÜLK


"DEVLET KÜFÜRLE DEĞİL, AMMA ZULÜMLE YIKILIR"


Adı "Devletin Düzeni" anlamına gelen“Nizamülmülk” kavramı ile bütünleşmiş ve yukarıdaki sözüyle meşhur ünlü devlet adamının asıl adı, Hasan b. Ali b. İshak’tır. Onuncu yüzyılın ortalarından itibaren İran ve Mezopotamya’yı fethederek, buraya yerleşen ve 11. yüzyılın ortalarında gücünün doruğuna ulaşan Selçuklu Devleti’ne tam 29 yıl vezirlik yapmış büyük bir devlet ve siyaset adamıdır. Miladi 1018 yılında Tus Şehrinde doğmuş ve iyi bir eğitim almıştır. Bu eğitimini İran’ın büyük şair ve bilgini Ömer Hayyam ile kahramanımız Bâtınî tarikatının kurucusu Hasan b. Sabbah ile birlikte görmüş olmasının rivayet olduğunu doğum tarihleri nedeniyle artık biliyoruz.  Siyasi kariyerine Gazne Devleti’nin Horasan genel valisi Ebu’l- Fazl Suri’nin yanında başlayan Nizamülmülk, 1040 yılında Dandanakan Savaşı’nın ardından Selçukluların hizmetine girmiştir. Alparslan’ın 1064 yılında Selçuklu Sultanı olmasıyla yıldızı parlayan Nizamülmülk, vezirlik makamına kadar yükselmeyi başarmıştır. Alparslan’ın ardılı olan Melikşah döneminde de (1072–1092) vezirliğe devam etmiş ve bu dönem Nizamülmülk'ün akıllı, tedbirli ve adaletli idaresi sayesinde  Büyük Selçuklu Devleti'nin en parlak ve en şanlı devri olmuştur. 

Bununla birlikte, oğulları, torunları ve akrabalarının devlet kademelerinde geldiği konumlar ve yaptıkları yüzünden sorunlar yaşanmış ve vezirliğinin son senelerine doğru, Melikşah'dan aldığı bir mektupda şunlara yer verilmiştir: “Sen benim devletimi ve memleketimi istila ederek evlatlarına ve damatlarına peşkeş çektin. Bunlar benim adamlarıma saygı göstermiyor, halka zulmediyorlar ve sen bunları cezalandırmıyorsun. İster misin vezirlik divitini elinden ve sarığını başından alayım ve halkı sizin tahakkümünüzden kurtarayım?”. Bunun üzerine Nizamülmülk cevaben yazdığı mektubunda, Sultan’a açık bir tehdit anlamına gelen şu sözleri sarf eder: “Devlete ortak olduğumuzu henüz bilmiyor musun? Bu vezirlik diviti ve sarık, tacınla o derece ilintilidir ki diviti aldıktan sonra taç da kalmaz gider”. Bu söz, bize göstermektedir ki aslında Nizamülmülk sadece bir vezir değil, kendi Paralel Devleti'nin de hükümdarıdır. 

Adaleti, idari kabiliyeti, cömertliği, bilgeliği ve güzel ahlakı ile tanınan Nizamülmülk, alimlere ve sufilere verdiği önem ve mehzep çatışmalarını ortadan kaldırmak amacıyla izlediği barışcıl politikalarla da anılır. Bunlardan en önemlisi, Bağdat, İsfahan, Nişabur, Belh, Herat, Basra, Musul ve Amol'daki Nizamiye Medreselerinin kurulmasıdır. Bu medreseler bu gün anladığımız anlamdaki üniversitelerin temelini oluşturmaktadır. Bu anlamda Nizamülmük'ün öğrencilere sağlanan yurt ve burs hizmetlerinin de mucidi olduğu söylenebilir. Diğer taraftan, Osmanlı İmparatorluğu tarafından da uygulanan askeri “ikta” sisteminin temellerini Nizamülmülk’ün attığı bilinmektedir. Bu sistem sayesinde, daha önceleri Türk boylarının katılımıyla oluşturulan aşirete dayalı ordu düzeni, imparatorluğun genişlemesiyle, yerini maaşla çalışan düzenli orduya ve topraklı (tımarlı) askerlere bırakmıştır. Üçüncü olarak astronomi ve takvimin ıslahıyla ilgili çalışmaları, “Celali Takvimi” denilen yepyeni bir takvim sisteminin kurulmasına yol açmıştır. Selçuklu Devleti'nin kurumsallaşması ve merkezileşmesi yönünde önemli teşebbüslerin altına imzasını atan devlet adamı, Türk devletlerinde ilk kez gelir-gider raporlarını da hazırlatan kişidir. Hatta bu raporların hazırlanacağı zaman konusundaki iddialaşmanın Hasan Sabbah ve Nizamülmülk arasındaki husumetin de kaynağı olduğu rivayet edilir. Romanımızda da anlatıldığı üzere Hasan Sabbah bu raporları Nizamülmülk'ün ön gördüğü süreden çok daha kısa bir sürede hazırlayabileceğini iddia etmiş sürenin bitiminde Melikşah'a raporları okurken sayfalardan bir kısmını adamlarına çaldırtan Nizamülmülk tarafından oyuna getirilip saraydan kovulması sağlanmıştır. Aralarındaki bu husumet bildiğimiz üzere Nizamülmülk'ün  İbni Tahir adındaki Alamut fedaisi tarafından öldürülmesi ile 16 Ekim 1092'de sona ermiştir. 

Nizamülmülk’ün günümüze kadar gelen en büyük yapıtı Melikşah'ın vezirlerinden kendi yaşam kurallarını, siyasi ve dini davranışlarını dayandırabileceği ve ülkenin nasıl en iyi şekilde idare edileceği, din ve dünya işlerinde alınması gerekli tedbirlerin neler olacağı üzerine bir kitap yazmalarını istemesi üzerine kaleme alınan “Siyasetname” adlı eseridir. Bu kitabında devlet ve siyaset konusundaki görüşlerine yer veren devlet adamının, kendi çağının gerekliliklerine ve zihniyetine uygun olarak “güçlü” bir devlet tasarımladığı ve bunun yolunun ise, “âdil” ve “dindar” bir padişah ile iyi işleyen bir sivil ve askeri bürokrasiden geçtiğine inandığı görülmektedir. Ona göre Padişah, devletin ve ülkenin çıkarlarını koruyabilmesi için iyi bilgi kaynaklarına sahip olmalı ve bürokrasinin dizginlerini elinde tutmalıdır. Devlet, öncelikli olarak ülkede güven ve huzuru sağlamalı, ayrıca bunu ayakta tutabilmek için ülkeyi baştanbaşa imar etmelidir. Nizamülmülk’ün zihnindeki devlet, aynı zamanda “paternalist” bir devlettir. Yani devlet, “halkın babası”dır ve Baba, çocuklarına hizmet etmek; çocuklar ise babaya "itaat etmek"le yükümlüdürler. Ona göre başta kadınlar olmak üzere halk tümüyle siyasetin dışında tutulmalıdır. Halk, sadece şikâyetlerini saraya bildirmeli ve bunun sonucunu beklemelidir. Padişah, sadece ileri gelen devlet adamlarına ve âlimlere danışmalıdır. Devlete ve padişaha muhalif güçler ise, her ne şekilde olursa olsun ezilmeli ve faaliyetleri durdurulmalıdır.  Geriye yaslanıp yazılanlara şöyle bir baktığınızda Nizamülmülk’ün devlet zihniyetinin izlerinin bugün de halen siyasal kültürümüzde ve geleneğimizde yaşamaya devam ettiğini sizler de çok rahat görebilirsiniz sanırım...

Tüm okuduklarım arasında özellikle kadınların siyasete katılımı konusunda yazdıklarını sizlerle paylaşmayı çok arzuladım Nizamülmülk'ün. Onu zamanından ayırmadan ve bu hususta yazdıklarında Sultan'ın eşi Terken Hatun ile aralarında devam eden veliaht kavgasından kaynaklı anlaşmazlıklardan soyutlamadan yaklaşmaya çalıştım yazdıklarına ancak günümüzde bile pek çok erkeğin aynı şeyleri düşünüyor olması nedeniyle hafiflemedi kızgınlığım...Geleneksel Siyaset ve Devlet Felsefesinin Bir Yorumu Olarak Siyasetname - Büyük Devlet Adamı Nizamülmük'ün Devlet ve Siyaset Anlayışı Üzerine isimli çalışmasında Kadir Canatan şu şekilde yer vermiş kendisinin kadınlarla ilgili görüşlerine:

" Nizamülmülk, kadınların siyasete katılımını, çeşitli gerekçelerle uygun görmez. Ona göre kadınlar, “sadece” neslin devamı için yaratılmıştır. Bu asli görevlerinde onlar tek ve saygıya layıktırlar. Ancak bunun dışına çıktıkları zaman kendi işlevlerini unuturlar. “Padişah kadınları, dışarıyı görmedikleri ve dışarı ile ilgileri olmadığından” verdikleri karar ve emirlerde çoğunlukla hataya düşerler. “Bu sebepten de fitneye sebep olarak padişahın ihtişamına gölge düşürür, halkı sıkıntıya sokar, ülke ve din zarar görür, reayanın malı telef olur, devlet büyükleri incinirler”. 
Büyük Vezir kadınların devlet ve siyaset işlerine karışmamaları konusunda bir başka gerekçe daha ortaya atmaktadır. Bu söz tümüyle ona aittir: “Özellikle kadınlar tesettür ehli olup, kâmil akılları bulunmamaktadır”. Kadınların akıllarının kâmil olmaması nereden kaynaklanmaktadır? Eğer bu eksiklik tümüyle bilgi, görgü ve eğitim eksikliğinden kaynaklanıyorsa, bu da toplumsal bir etkendir ve zaman içinde çözülebilir. Fakat Nizamülmülk, anlattığı hikâye ve dini kaynaklardan getirdiği delillerle bunun toplumsal olmayan bir nedeni olduğunu ima etmekte ve işi yokuşa sürmektedir. Anlattığı iki hikâyeden biri, Havva ile Âdem’in hikâyesidir. Buna göre “İlk olarak karısının emrini yerine getirerek zarar görüp sıkıntı ve güçlükler çeken insan Âdem’dir”. Bu hikâyenin doğruluğu veya yanlışlığı bir tarafa, çıkarılan sonuç kadının yaratılış itibariyle akıldan eksik oluşudur. Bu görüşü desteklemek üzere Büyük Vezir, başka hikâyeler yanında bir ayet ve bir de hadis aktarmayı ihmal etmemektedir. İlgili ayet Nisa Suresi’nin 34. ayetidir: “Erkekler, kadınlar üzerine hâkimdirler”. Hadis ise: “İşlerinizde kadınlarla meşveret ediniz. Onlar bir böyle olmalı dediği zaman, doğru olması için aksini yapınız.”. " 

Bunları okuduktan sonra bir kez daha ve kuvvetle anladım ki devlet yönetimi ve siyaset anlayışı konusunda yazdıklarını düstur olarak kabul edebileceğim kati ve şaşmaz kişi sadece ve sadece O olabilir....

1 Haziran 2015 Pazartesi

ALAMUT-3: İSMAİLİYYE NEDİR?

İSLAMİYETTE BÖLÜNME 

Hasab Sabbah'ı anlamak için önce İsmailiyye'yi anlamak, onu anlamak için ise Şiiliği anlamak gerekir. Bu da bizi İslamiyet'in en acı olayına Kerbela'ya kadar götürür. Kerbela'yı anlamak için ise Hz. Ali'yi bilmek gerekir. 

Peygamberimiz Hz Muhammed'i diğer peygamberlerden farklı kılan en önemli özelliklerinden biri de insanlara kendisinin onlardan hiçbir farkının olmadığını, sadece bir insan olduğunu sürekli vurgulamış olmasıdır. Yine de O'nun ölümüne hazırlıksız olan Müslümanlar vefatından sonra büyük bir boşluk yaşamışlar ve yerine imam olması gereken kişi hakkında ihtilafa düşmüşlerdir. Şu anda İslam dünyasının paramparça olmasının kökenleri işte bu ihtilafa dayanır. Peygamberimizin vefatından önce vekili olarak damadı ve yeğeni Hz. Ali'yi tayin ettiğine inanan Hz. Ali şiaları (taraftar anlamına gelmektedir.) ile Hz. Ebubekir ve devamındaki halifelerin meşruluğunu kabul eden diğer Müslümanlar arasında tarih boyunca gerek siyasi gerekse dini açıdan mücadeleler devam edecektir. 

Hz.Ali'nin halifeliği sırasında öldürülmesinin ardından oğlu Hz.Hasan Müslüman kanı dökülmemesi için hilafet makamından feragat etmiş, böylece halifelik Emevi soyundan gelen Muaviye'ye geçmiştir. Muaviye'nin yapılan anlaşmaya aykırı davranarak hilafeti kendisinden sonra oğlu I. Yezid'e bırakmaya kalkması ise Hz. Ali'nin diğer oğlu Hz.Hüseyin'i isyan ettirmiş ve halifeliğini ilan etmek için ailesi ve 70 taraftarı ile birlikte Kufe'ye doğru hareket etmiştir. Ancak Kerbela'da Yezid'in 4.500 kişilik ordusu tarafından durdurularak önce aç ve susuz bırakılmışlar, daha sonra ağır hasta olduğu için savaşa katılamayan oğlu Zeynel Abidin dışında tamamı katledilmişlerdir. Savaş sonrasında Hz. Hüseyin'in ailesi esir alındı ve yargılanmak üzere Şam'a götürüldü. Sağ kalanların Ehli Beyt'e karşı işlenen suçları kulaktan kulağa anlatması Yezid aleyhtarı oluşumların başlamasına ve mehzep ayrılığının temellerinin atılmasına sebep oldu. 10 Ekim 680 tarihinde meydana gelen bu olay İslamiyet tarihinde derin bir bölünmenin sebebi olacak ve Müslümanlar arasındaki bu bölünmeler "imamet" temelinde hız kesmeden artmaya devam edecektir. 

Şii veya çoğulu Şia "Ali'ye yandaş, taraftar olan kimseler" anlamına gelmektedir. "Şiat-u Ali" yani "Ali'nin takipçileri" anlamına gelen ifadenin kısaltılmış formudur. Şiiler Hz. Ebubekir de dahil olmak üzere Hz.Ali dolayısıyla Hz. Muhammed soyundan gelmeyen hiç kimsenin hilafetini kabul etmezler. Onlara göre imamet Hz. Ali'nin soyundan devam etmektedir. Bu imamlar sırasıyla: Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Zeynel Abidin, Muhammed el-Bakır, Cafer'i Sadık, Musa el-Kazım, Ali er-Rıza, Muhammed el-Cevad, Ali Naki, Hasan ul-Askeri ve Muhammed Mehdi'dir. Ancak dediğim gibi söz konusu iktidar olunca ayrılıklar ve bölünmeler son bulunmamış ve Şiiler de kendi içlerinde Zeydilik ( Beşçiler), İsmailiyye (Yediciler) ve İsnaaşeriyye (Onikiciler) olmak üzere devam etmiştir. 

İsmailiyye inancı diğerlerinden farklı olarak imamet sırasının 6. imam Cafer'i Sadık'tan sonra Musa el-Kazım ile değil, oğlu İsmail bin Cafer el_Mübarek'in oğlu Muhammed bin İsmail eş-Şakir ile devam ettiğine inanmaktadır. Hasan Sabbah, bir önceki yazımızda belirttiğimiz üzere 17 yaşına kadar ailesinden gelen 12 imamcı anlayışa dahil iken, karşılaştığı iki dai'nin etkisi ile İsmailiyye inancı ile tanışmış ve hayatını bu inancı yaymaya adamıştır. Ancak, Kahire'deki halife Mustansır'ın himayesinde toplanan İsmailiyye taraftarlarının da bölünmeden nasibini alması gecikmeyecektir. Nitekim, Halifenin ölümü üzerine hilafetin büyük ve küçük oğul arasındaki paylaşım savaşı büyük oğul Nizar'ın ölümü ile sonuçlanacak, böylece İsmailiyye de Hasan Sabbah liderliğindeki Nizariyye ile Musta'iyye adıyla günümüze kadar birbiriyle çekişen iki büyük kola ayrılacaktır. Ve ne yazık ki siyasi bölünmeler ile dini bölünmelerin iç içe yaşandığı bu tarihsel süreç, başta Sünnilik ve Şiilik, ve alttaki pek çok kollarıyla mezhepler ve onların altındaki tarikatlar ile günümüzde birbirinin camisine bile giremeyecek ölçüde karşısındakine düşman Müslümanlar yaratarak halen devam etmektedir. 

Peki İsmailiyye inancının öğretileri nelerdir? Bu inancın en belirgin özelliği zahir ve batın ayrımıdır. Zahir görünen ve batın gizli, duyularla algılanamayan ancak varlığı da kesin olarak bilinen demektir. Bu düşünceye göre, Kur'an Ayetlerinin bir zahiri yani görünen, bir de batıni yani gizli anlamları vardır. Gönderilen kitap ve hükümler peygamberlere göre değişmesine rağmen onun ötesindeki anlam yani batıni hususlar kesinlikle değişmeyen asli gerçeklerdir. Peygamberler vahyin zahiri anlamını, imamlar ise batıni anlamını ortaya koyanlardır.  Batıni anlamın ortaya çıkarılması için te'vile başvurmak gerekmektedir. Mezhebin prensiplerine uygun olarak yorumlama demek olan te'vil zahirin öze ulaşmayı engelleyen kabuğunu kırmayı sağlar ve davranışlarını manevi öze uydurmayı başaran mümin için şeriata bağlanma zorunluluğu artık söz konusu olmayacaktır. Örneğin namaz imama kalben yönelmek, oruç davetin sırlarını ifşa etmemek, hac imamı ziyaret etmek şeklinde yorumlanmış ve uygulanmıştır. 

Bu inanca göre, Peygamberlere "Natık", yardımcılarına da "Samet İmam" unvanı verilir. Her yedi "İmam" silsilesinin sonunda bir "Natık" gönderildiği böylece dinin sürekli olarak geliştirildiği söylenir. Bu Yedili-Döngü Nazariyesi sebebiyle İsmailiyye i'tikadı "Yedicilik" olarak da adlandırılmaktadır. Buna göre Dünya hiçbir zaman imamsız kalamaz ve kalmayacaktır da. İmamların görevi dini yaymak ve yüceltmektir. Aynı zamanda siyasi iktidarı da elinde bulunduran imama itaat imanın şartıdır. İmamın günahsız olduğuna, insanları hidayete ulaştırma görevi verilmiş yanılmaz ve sözü Kur'an yerine geçen kutsal insanlar olduğuna inanılır. Özellikle Nizari İsmailiyye'sinde imamet o kadar kuvvetlidir ki, Hindistan'daki Hocalar'a göre imamlığı devam ettirdiğine inanılan Ağa Han Allah'ın bir ölçüde içinde intikal ettiği kimse olarak düşünülmektedir. Yaşayan imam dönemindeki şartlara göre mensuplarını yönetir. Zira imam bizzat Allah tarafından gönderilmiştir. Ve bu inancın mensupları da ki sayılarının 10 milyona yakın olduğu tahmin edilmektedir mezhep kuralları gereği gelirlerinin 8'de 1'ini Ağa Han'ın banka hesaplarına yatırmak zorundadır. Ağa Han ailesi 2009 yılında Forbes Dergisi'nin açıkladığına göre yaklaşık 800 Milyon $'lık servetiyle Dünya'nın en zengin on kraliyet ailesinden birisidir.

İsmailiyye inancının bir önemli prensiplerinden biri de takiyye'dir. Takiyye kişinin bir tehlike karşısında gerçek inançlarını gizleyebilmesini öngörür. Hz. Ali döneminden beri, gerek siyasi gerekse dinsel erki elinde bulunduran halifelere karşı yürütülen bir inanç ve hareket olmasından ötürü gizliliğin İsmailiyye inancı için hayati önem arzetmesini anlamak hiç de zor olmasa gerek. Bununla birlikte, günümüzde de "Hedefime ulaşmak için gerekirse papaz cüppesi bile giyerim" şekline bürünerek varlığını sürdüren takiyyeciliği, bu inancı kötülemek  için kullanmaya kalkanlara da sanırım çok fazla şey anlatmamıza gerek yoktur.

İsmailiyye inancında bir de genellikle harf ve sayıların taşıdığı ileri sürülen sırri ve manevi özelliklere dayanılarak yapılan batıni te'viller sonucunda ortaya çıkan kendilerine has bir kozmoloji anlayışı ve devri kutsal tarih yer almaktadır. Devri kutsal tarihten kasıt yukarıda bahsettiğimiz her yedi "İmam" silsilesinin sonunda bir "Natık" gönderilmesi iken kozmoloji anlayışı için şu örnek verilebilir: Nizari İsmailiyyesinin merkezi yönetimi konumunda olan Alamut ya da Elemut Kalesi'nin kelime anlamı "Kartal Yuvası"dır. Ebced hesabına göre "Elemut" Hicri 483 yılına tekabül etmektedir ki bu sayı kalenin Hasan Sabbah tarafından zapt edildiği yıla karşılık gelmektedir. Bir ara televizyonlarda da bir hayli popüler olan Kuran'ın Matematiksel Mucizeleri konusunu sanırım hepiniz hatırlıyorsunuzdur.

Bu inancın Allah, akıl, ruh, Mehdi, kıyamet, enkarnasyon (ete kemiğe bürünme), ilim ve bilgi üzerine doktrinlerine bakıldığında Helenistik Ortadoğu'nun kültürel arka planından tutun, Yahudilik, Hristiyanlık, Zerdüştlük, Budizm ve hatta Mezopotamya ve Antik Yunan uygarlıklarının etkileri açıkça görülmektedir. Nitekim kaleyi yerle bir eden Moğol prensi Hülagu'nun resmi tarihçisi Cüveyni tarafından ifade edildiğine göre sadece yanıp kül olması bile 7 gün 7 gece sürecek büyüklükte bir kütüphanesi bulunan Alamut'ta hiç bir yedek nüshası da bulunmayan sayısız eser kül olmuştur.

Konu hakkında siz de benim gibi gittikçe artan bir merak duymaya başladıysanız sizlere Farhad Daftary'nin İsmaililer-Tarihleri ve Öğretileri kitabını tavsiye edebilirim. Tabii 2006 yılında Doruk Yayınevi tarafından basılan ancak tek baskı yapan kitabı bulabilirseniz. Bununla birlikte aynı yazarın Alamut Efsaneleri isimli kitabına ulaşmanız zor olmayacaktır. Aynı zamanda Faik Bulut'un Hasan Sabbah Gerçeği ve Bernard Lewis'in Alamut Kalesi ve Hasan el-Sabbah kitapları da aydınlatıcı eserler. Eğer kalbiniz dini karalamalardan uzak ve olabildiğince tarihsel ve nesnel yazılmış kitaplar okumaktan yanaysa...







   


         

29 Mayıs 2015 Cuma

HASAN SABBAH


Tarihi roman okumanın en büyük handikaplarından biri tarihin nerede bitip kurgunun nerede başladığını asla bilememektir. Bütün Türkiye'nin Kanuni Sultan Süleyman dönemini Muhteşem Yüzyıl'dan öğrendiğini düşünürseniz daha iyi anlarsınız belki demek istediğimi. Wladamir Bartol'un kitabında da beni aslında uykumdan edecek kadar heyecanlandıran bu duygunun ta kendisi idi. Okuduğum şeylerin ne kadarının gerçek ne kadarının kurgu olduğunu bilmemek ve önümde duran bu yeni gizemi keşfetmek arzusu... Nitekim daha araştırmamın en başında romanın ana kurgusunu oluşturan Nizamülmülk, Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah'ın sınıf arkadaşlıklarının, fedailerin haşhaş kullandıklarının ve Alamut Kalesi'nin arkasında yaratılan sahte cennetin tamamiyle uydurma olduğunu öğrendim. Wladamir Bartol romanını büyük ihtimalle Hasan Sabbah'ın Avrupa'da tanınmasını sağlayan Marco Polo'nun Seyahatnamesi'nde verilen bilgilere istinaden yazmıştı. Ancak Marco Polo Alamut Kalesi'ne kale Moğollar tarafından yerle bir edildikten tam 17 yıl sonra gelmişti ve tüm yazdıklarını sadece kulaktan duyduklarına göre kaleme almıştı. Yani ortada ne kale ne de sahte cennet bahçeleri vardı.  Peki haşhaş? O da Gazi Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Doç.Dr. Nihat Yazılıtaş'ın ifadesine göre "tamamen Batılıların her şeyi pozitivist yöntem ile açıklama çabasından kaynaklanıyordu. Nitekim tarihi kaynakların hiç birinde İran'daki Nizariler'in haşhaş kullandıklarına dair bir kayıt yer almıyordu. Sadece 1123 tarihli bir metinde o da Suriye'deki Nizariler ile ilgili olarak haşhaşi kelimesi kullanılmıştı."  Yani gerçekte Alamut'ta haşhaş yoktu...Sahte cennet yoktu...Ve Nizamülmülk ile aralarındaki 30 yıllık yaş farkı nedeniyle sınıf arkadaşı olmalarına imkan da yoktu. Ama Allah'tan Hasan Sabbah'ın Nizam'ın başvezirliği döneminde sarayda çalışmış olduğu ve vezirlik iddiası sebebiyle Nizamülmülk ile aralarının açılmasının gerçek olabileceği rivayetine ulaştım da "hepsi mi kurguydu yoksa" şüphesinden kurtardım kendimi... 
   Peki Hasan Sabbah...Kimdi? Gerçekte neler düşünürdü? Amacı ve felsefesi neydi? Gerçekten kitapta anlatılanları yapmış mıydı? Tarihtennotlar.com adresinde " tam adı Hasan bin Ali bin Muhammed bin Cafer bin Hüseyin bin Sabbah el-Hamari olan ve müridleri tarafından Seyduna olarak bilinen İranlı, Büyük Selçuklu Devleti zamanında yaşamış, tarihin en ezoterik ve batıni örgütü Haşhaşileri kuran ve ölene kadar da liderliğini yapan tarihteki en gizemli insanlardan biridir." şeklinde tanımlanıyordu. Vikipedi'ye göre ise " Farklı bir dini ekole dayalı üst düzey dini bilgi birikimine ve otoriter bir liderlik karakterine sahip olduğu bilinen Hasan Sabbah kurduğu tarikatın suikaste dayanan farklı askeri taktikleri ve 34 yıl boyunca dışına çıkmadan yaşadığı Alamut Kalesi ile tanınmakta"ydı.
     Tarihi kayıtlara göre ise 1052 veya 1053 yılında İran'ın Kum kentinde doğan ve rivayete göre Yemen kökenli olan Hasan Sabbah 17 yaşına kadar 12 imamcı Şii eğitimi ile büyüyor. Rey şehrindeki eğitimi sırasında Amireh Zarab ve Ebu Nedim Zarac adında iki İsmaili derviş ile karşılaşması Hasan Sabbah'ın hakikat arayış serüvenini dolayısıyla hayatı değiştiren olaylar oluyor. Merakının peşinden İsfahan'a giderek İsmaili doktrinini öğreneceği iki yıl geçiriyor ve sonra Mısır'a giderek Kahire'de Fatimi Halifesi ile görüşüyor. Buradaki yemin töreninin ardından halife Mustensir'in baş daisi Abdul Malik el Attaş tarafından dai yardımcılığına getirilerek öğretisini yaymak için Azerbaycan oradan da Silvan'a geçiyor. Buradaki misyonerliği sırasında yaşadığı tartışmalar neticesinde kentin Sünni kadısı tarafından kentten kovulunca Musul'a oradan da Şam'a geçen Hasan Sabbah 1078 yılında Kahire'ye geri dönüyor. 
     Halifenin ölümünden sonra yaşanan veliaht kavgasında büyük oğul Nizar'ın tarafını tutan ancak diğer oğulun halifeliğini savunan baş vezire yenilen Sabbah önce tutuklanıyor ardından sürgün ediliyor. Tabii ki Nizar da öldürülüyor. Bu tarihten sonra Hasan Sabbah'ın liderliğini yaptığı ve Nizar'ın imamlığını savunan gruba Nizari-İsmaili denmeye başlanıyor. Kuzey Afrika'ya zorunlu yolculuğundan kurtularak Suriye'ye gitmeyi başaran Sabbah buradan Suriye'ye geçiyor.  1081 yılında ise tekrar İsfahan'a dönüyor. İran'da İsmaili davasına hizmetlerini sürdüren ve geniş başarılar kazanan Sabbah'ı hala dailer daisi olan Abdul Malik el Attaş Daylam dailiğine atıyor. Bölgedeki erişilmez kaleyi davası için mükemmel bir yer olarak seçen Sabbah Kahire'de El Ezher'de gördüğü iki yıllık eğitim döneminin ardından 1090 yılında İran'a geri dönerek Alamut Kalesi'ni ele geçiriyor. Nizar'ın oğlunu da yanına alarak imamlık iddiasını sürdüren Sabbah öldüğü 1124 senesine kadar bu kaleden çıkmıyor. 
     Öldüğünde arkasında sadece İran'da değil tüm Mezopotamya'da korkulur bir askeri ve siyasal bir güç bırakan Hasan Sabbah'ın bağlı olduğu Nizari İsmaliyesi doktrini, nasıl güçlendiği, nelerle mücadele ettiği, Alamut Kalesi'nin sonu ve tarikatın günümüzdeki temsilcileri izleyen yazılarımızda...  

28 Mayıs 2015 Perşembe

HAŞHAŞİLER ÜZERİNE TARİHİ BİR ROMAN: ALAMUT...

"HİÇ BİR ŞEY GERÇEK DEĞİLDİR, HER ŞEYE İZİN VERİLMİŞTİR."

Kitabı bitireli tam bir hafta oluyor... ama hakkında çok ama çoookkk şeyler yazabileceğim bu kitabı bir yazıya nasıl sığdırırımın derdiyle bir türlü yazmaya başlayamadım. En son dün gece kocaman bir heyecan dalgası içerisinde ne yapacağımı buldum...O kadar heyecanladım ki bütün geceyi düşünerek, plan yaparak ve taslak hazırlayarak geçirdim. Uyuyabildiğimde saat 6:00'dı ve en son hatırladığım Allah'a "Ne olur bu heyecanım uykusuzluğuma yenik düşmüş bir şekilde uyanmayayım. Sanki tüm geceyi uyuyarak geçirmiş gibi dinç uyanmamı sağla!" diye dua ettiğim. Ve saat 8:30'da evi derleyip topladıktan sonra yazımın ilk bölümünü yazmak için bilgisayar başındayım.

Hayatta beni en çok dehşete düşüren şeylerden biri insanların ortalama bir insan zekasıyla bile mantıksız olduğu aşikar olan şeyleri nasıl göremeyip, deyim yerindeyse ipe sapa gelmez şeylere nasıl inandıkları ve inandıkları doğrultusunda da körü körüne itaatkar olup, başka insanların canına bile kastedebildikleri konusudur. En basitinden batıl inançlar: "şeytan kulağına kurşun" diyerek tahtaya vurup, bir yandan kulağımızı çekerken bir yandan öpücük atmak mesela... Ya da holiganların sırf tuttukları takım için diğer takım taraftarlarını öldürebilmeleri... Köktendinci örgütlerin kendilerine gelişmiş ülke vatandaşlarından bile taraftar bulabilmeleri... İntihar bombacıları... Ölüp de yeniden dirildiğini iddia eden sahte şeyhlerin müridi olanlar..."Karımla yatakta görsem kıskanmam" dedirtecek boyuta varan yalakalık... Ve daha sayılabilecek yüzlerce binlerce örnek... 

Bu kitapta insanoğlunun nelere inandırıldığı, nasıl oyuna getirildiği o kadar güzel anlatılmış ki bir kaç cümle ile değinip kitabı okumanızı tavsiye ederek yazımı bitirmek içime sinmedi başta da dediğim gibi...Ben de bir yazı dizisi hazırlamayı planladım. Size bugün kısaca kitabın yazarı hakkında bilgi verdikten sonra yarın ve izleyen günlerde kitabın baş kahramanları ve İsmaili tarikatı hakkında detaylı bilgiler vereceğim. Burada hem tarihten hem de kitaptaki kurgulardan faydalanacağım. Daha sonra kitabın temel olayını baz alarak sizlere İslamiyetteki cennet inancını aktarmaya çalışacağım. Burada hem Kur'an-ı Kerim'den hem de diğer kitaplardan alıntılar yapmayı planlıyorum. Ve diğer konular: Araplarda Türk düşmanlığı, İslam'da Mehdi inanışı...Ve son olarak Elif Şafak'ın Aşk romanında Şems'i Tebrizi ağzından yazdığı 40 kural gibi Hasan Sabbah'ın felsefesini oluşturan 40 kuralı yazacağım sizlere...Biliyorum ki içinden size çoookkk tanıdık gelenleri olacak.  
Kitabın yazarı Wladimir Bartol hakkında çok detaylı bilgiye ulaşamadım. Kitabın arkasında da olmak üzere hakkında yazılanlar özet olarak şöyle: 1903 yılında Trieste civarında küçük bir Sloven şehrinde dünyaya gelen yazar, Sorbon'da üniversite eğitimi almış. Felsefe, psikoloji, biyoloji ve dinler tarihi alanlarında aldığı eğitimlerin birikimiyle ilk ve en önemli eseri olan Alamut'u 1938 yılında yazmış. Kitap yazıldığı dönemde el altından satılacak kadar tehlikeli bir kitap olarak görülmüş. Hayatı boyunca vatanını işgal eden Alman ve İtalyan faşistlerine karşı mücadele eden Bartol, 1956 yılında kitabını bir daha yayınlamayı başarmış. 12 Eylül 1967 tarihinde vefat eden yazarın kitabı bu gün dünya çapında Slovenya edebiyatının en popüler eseri olarak kabul edilmektedir. 

14 Mayıs 2015 Perşembe

ABDESTLİ KAPİTALİZM

"ÖNCE EKMEK GELİR, SONRA AHLAK!" Bertolt Brecht 

Wikipedi şöyle tanımlıyor: " Kapitalizm, özel mülkiyetin, üretim araçlarının büyük bölümüne sahip olduğu ve işlettiği; yatırım, gelir dağılımı , üretim, mal ve hizmet fiyatlarının arz ve talebin buluştuğu piyasa ekonomisi tarafından belirlendiği sosyal ve ekonomik sistemdir." Bu kapitalizmin "yersen" tanımı ama işin "özü" şu:  


Kanımca, resimdeki utancı sadece o üç kişinin değil bütün insanlığın paylaşması gerekir. Ama en çok utanması gereken Müslümanlardır. Çünkü biz "Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden infak ediniz" diyen; kafirlerin " Allah'ın dilediği takdirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız?" sorusuna "Siz gerçekten apaçık bir sapıklık içindesiniz" yanıtını veren ( Yasin, 47) ve "Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz" ( Al-i İmran, 92) buyuran bir dinin mensuplarıyız...
Ama ne yazık ki dinimiz bu gün kapitalizmin kendisini meşrulaştırmak için kullandığı araçlardan biri haline dönüştürülmüştür. Ve bunu yapanlar yine bizim içimizden hocalar, İslam bilginleri, tabii ki politikacılar ve sermaye sahipleridir. 
Özellikle, şu günlerde asgari ücrete yapılacak zam veya emeklilere yılda 2 defa verilecek bir maaş ikramiye vaadi için kaynak vardı yoktu polemiklerinin yoğun yaşandığı bir dönemde, eline Kutsal Kitabımızı alıp miting alanına çıkanların ya da türbanımızla bizleri özgürleştirdiğini savunanların, bir salon dolusu kapitaliste " Şimdi bu asgari ücret arttığında devletin cebinden hiçbir şey çıkmayacak. Nereden çıkacak? Sizlerin cebinden çıkacak. Diyelim asgari ücret 100 TL arttı. Bunu siz vereceksiniz. Devlet değil, siz. Bunun yol açacağı sonuçlar belli. İhracatçılar olarak siz de etkileneceksiniz. O yüzden bu konuda tutumunuz net olmalıdır." ( Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi) diye seslenmesi bunun hangi boyutlarda olduğunun çok net göstergesidir.
Bizler ise, bu suça "Allah, rızıkta kiminizi kiminize üstün kılmıştır. Fazla verilenler, neden rızıklarını ellerinin altındakilere aktarıp da hepsi onda eşit hale gelmiyor? Allah'ın nimetlerini mi inkar ediyor bunlar?" ( Nahl Suresi, 71 Ayet) seslenişine kulağımızı tıkayarak iştirak etmekteyiz. Uzak veya yakın çevremizde bir çok muhtaç insan varken, kurban adına kesip derin donduruculara attığımız etler...Onca sefalete rağmen hac için harcadığımız milyonlar...40 ta 1 zekatını vererek AKladığımız cipler, evler, katlar, yatlar...Açlık her yerde kol gezerken altına dükkan da yapmayı asla ihmal etmediğimiz cemaat sayısından fazla sayıdaki camiler...Öksüz ve yetimlere değil ama cüppeli ve sarıklılara "dava" adına bağışladığımız paralar...Orta halli bir ailenin mutfak masrafından fazla para ödediğimiz başörtüleri, ayakkabılar, elbiseler...Baldan tatlıdır diyerek vazgeçemediğimiz faiz için uydurduğumuz katılım bankaları, kar payları...
İşte, Abdestli Kapitalizm adlı kitabında Eren Erdem bizlere, kapitalizm denen sömürü sistemi ile İslamiyet'in neden bağdaşamayacağını, din sömürücülerinin "İslam'ın toplumcu yüzünü katlederek, onu nasıl sadece bir pusu kurma aracı haline dönüştürdüklerini" anlatıyor. Ve diyor ki: " Abdestli Kapitalizm bir şirk dinidir. Çünkü şirk, kelime anlamı itibari ile 'bir mala iki kişinin sahip olması demektir.' Dolayısı ile Allah'ın, yani halkın malını gasp edenler, Kuran'ın diline göre şirk ehlidir. Abdestli Kapitalizm, Allah ve Peygamber'e yalan isnad etmek suretiyle oluşturulan emperyalist bir ideolojidir. Bağlı olduğu odakların genel çıkarlarını koruma adına, dinin içeriğini tersyüz etme mücadelesi veren, sosyo-ekonomik bir hegemonyadır. Mutlak dindarlık iddiası ile faaliyet yürütürler. Ancak bilinmelidir ki, Abdestli Kapitalizmin mimarı bizzat Haçlı Emperyalizmidir. (......) Bu gün, emperyalizm ile çelişmeyen bir İslam algısı egemen ise, bu tamamen Abdestli Kapitalizmin eseridir. Çünkü, pratik düzlemde yaşama dikte ettiği din algısı, 'okumanın, sorgulamanın ve düşünmenin yasak olarak kabul edildiği' bağnaz bir putperestlikten ibarettir."  

Bu kitap için sadece "İyi okumalar" demek yetmez; aynı zamanda "İyi düşünmeler" de demek gerekir. 



8 Mayıs 2015 Cuma

ANA-BABA VE ÇOCUK


6. Kitabın Ardından,

Bu sefer biraz uzun sürdü kitabımı bitirmem...Hem annemlere gitmek, hem de dönüş sonrası bekleyen işler kitabımla aramı biraz soğuttu. Prof. Dr. Haluk Yavuzer'e ait kitabı, oğlumun ilk yaşlarında almıştım onu yetiştirirken bana kılavuz olsun diye. İçinde yazılanları ne kadar uygulayabildiğime gelirse "Eh! Birazcık!" diyebiliriz. Ne yazık ki insanın kendi anne-babasından gördüğü metotları terk etmesi pek kolay olmuyor. E sonuçta ortaya çıkan mahsul de şimdilik ! (ergenlik henüz atlatılmadığı için kesin yargı bildiremiyorum) pek fena değil. Bilimsel olarak çok doğru şeyleri yapmamış olsam da sezgisel anneliğim o kadar da berbat değil demek ki...
Gelelim kitabımıza...Toplam 10 bölümden oluşan kitap, anne-babanın ideal çocuk beklentisinden tembelliğe, çocukla nasıl iletişim kurulurdan okul başarısızlıklarına, kardeş kıskançlıklarından çocuğun cinsel  eğitimine kadar pek çok konuda kafamızda oluşan sorulara cevap vermeye çalışıyor...
Kitabın tamamı, "Çocuk, küçültülmüş bir yetişkin modeli değil, fakat kendine özgü zeka ve kişilik özellikleriyle donanmış bağımsız bir bireydir." temel kavramı üzerine inşaa edilmiş. Yazarımız kitabın öz sözünde kitabı yazmaktaki amacını "anne babaların kendilerini suçlamaları ve kusurlarını öğrenmeleri için değil, çocuğun gelişim özelliklerinden haberdar olmaları ve onlara karşı nasıl bir tutum içinde olmaları gerektiğini anlatmak" olarak ifade ediyor...Tabii siz kitabı okurken çoğu yerde "ben neler yapmışım öyle!" oluyorsunuz o ayrı mesele...
Peki kitapta eleştireceğim hiç mi bir şey yok? Naçizane evet. Ne yazık ki sosyal bilimlerin tüm alanlarında olduğu gibi bu kitapta da çocuk yetiştirme konusundaki doğruların yazarımızın öznel fikirlerinden bağımsız dile getirildiğini düşünmek çok zor. Bunu en çok "Tek Çocuk" bölümünü okurken hissettim. Bir de olması gerekenlerin anlatılmasında kullanılan örnekler pek bizden değilmiş gibi...Evet, neredeyse tamamında Türkçe isimler kullanılmış ama asılları yabancı ülkelere ait sanki...Bir de belli bir eğitime, sosyal statüye ve iletişim kurma yeteneğine sahip olan insanlar için yazılmış gibi kitap...Yaşanılan ve yaşanması muhtemel sorunlar hep bunun üzerinden seçilmiş izlenimi veriyor...Kendi hayatım üzerinden düşünmeyi başaramadığım çok anlar oldu anlayacağınız...Yine de bunun bir sosyoloji kitabı değil, kişisel gelişimi hedefleyen bir psikoloji kitabı olduğunu göz ardı etmeden okumak lazım. Yani okurken biraz bencil olmak...
Kitabın bütününden çıkardığım sonuca gelirsek: Her şeyin başında olduğu gibi bu işi ( anne-baba olmak) de başarmanın tek yolu SEVGİ, SAYGI ve EMEK...Sanılanın aksine, dünyaya getirilen o minik canlıya hayatının ilk dakikalarından itibaren anne-baba birlikte sahip çıkmak ve bundan sonraki her anında hem ona karşı hem de birbirimize karşı saygılı, sevgi dolu ve sabırlı davranmak gerekiyor. Hayatta hiç bir şeyin aynı şekilde devam edeceğinin garantisi olmadığını bilerek (Ölüm veya boşanma gibi şeylerden bahsediyorum), hem annenin hem de babanın ayrı ayrı çok önemli olduğunu unutmadan, çocukların beslenme, temizlik ve oyun gibi işlerinin "erkek işi" olmadığı gibi garip saplantıları kafalarımızdan atarak, güven verici ve destekleyici bir tutumla onları hayata hazırlamaya çabalamalıyız. 
Kısacası, hepimizin kendimize göre bu kitaptan öğrenecek pek çok şeyimiz var...Kitapta geçen tespitler arasında en çok onayladıklarımdan birini kulağınıza küpe olsun tadında alıntılayarak sizlere veda ediyor ve mutlu aileler olarak yaşamlarınıza devam etmenizi diliyorum....
" Bir çok ana-baba, çocuklarının bağımsızlık kazandığını görmekten endişelenirler. Bu endişe, sadece kendilerinden bir şeylerin koparılmasıyla ellerinde hiçbir şey kalmamış gibi hissetmelerinden kaynaklanmaktadır. Aynı endişenin temelinde, kendi yardımları olmaksızın çocuğun yalnız başına yönlenemeyeceği inancı da yatmaktadır. Bu nedenle çocuğun başarısız girişimleri, zaman zaman ana-babaya doyum sağlamakta ve onların vazgeçilmez olduğunu kanıtlamalarına imkan vermektedir."   
    




22 Nisan 2015 Çarşamba

AYAKKABI TUTKUSU

Eğer bir kıza doğru ayakkabıyı verirseniz, o dünyayı bile fethedebilir.”Marilyn Monroe




Çocukluğumuzun bayramlarının en büyük heyecanı sabah başucumuzda uyandığımız yuvarlak burunlu, alçak topuklu, bilekten ya da ayağın üst kısmından atkılı, kırmızı veya siyah ama illa ki parlak ayakkabılarıydı.

O ayakkabıların bir kız çocuğu için ne kadar önemli olabileceğini Anna Davis’in Ayakkabı Kraliçesi kitabını okuyunca anladım. Benim için ayakkabı hiçbir zaman bir tutku olmadı. Renkleri ve modelleri beni cezbeden çok ayakkabı oldu ama ihtiyacım olmadığı halde aldığım ayakkabı sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Bu nedenle hemcinslerimdeki ayakkabı tutkusu benim için hep bir anlaşılmazdı. Bu roman sayesinde tutkunları için bir ayakkabının neden asla sadece bir ayakkabı olmadığını anladım.

Peki neydi bu ayakkabı tutkusu?

Bence, kadınlardaki meşhur ayakkabı tutkusunu yaratan çocukluğumuzun o parlak (literatürdeki ismi ile) Mary Jane ayakkabılarıydı. Sadece yeni alınan bir ayakkabı olduğu için değil, temsil ettiği şeyler nedeniyle tabii. Bi defa o ayakkabıyı giydiğinizde kendinizi kadın gibi hissederdiniz. İkincisi o parlak ayakkabılar ancak bir prensesin olabilirdi; masallardaki gibi….Kısacası ayakkabının ötesinde bir şeydi onlar…Hayallerimize dokunurlardı. Anna Davis’in deyimiyle “Hayallerden yapılmış ayakkabılar”dı….

Yaşam Tasarım Merkezi kurucusu Ebru Demirhan’a göre ise tüm bağımlılıklarda olduğu gibi ayakkabı bağımlılığının da kaynağı, kişinin babası ile arasındaki eksik duygunun tamamlanma ihtiyacıydı. Kişinin babasından almak istediği ve alamadığı duygu ne ise sık tekrarlanan eylemler olarak hayatımızda yer alıyordu ve duygu tamamlanamadıkça eylemin şiddeti artıyor böylece ba­ğımlılık oluşuyordu. Ayakkabı da köklenme ihtiyacı ile ilgiliydi ve babaya güvenmekle ilgili hisler yeterli değilse ayakkabı bir tutku haline dönüşüyordu.
Yazarımız da aynı kanıda olmalıydı ki, roman kahramanımız Genevieve Shelby King de ayakkabı tasarımcısı Paola Zachari’ye ayakkabılara neden düşkün olduğunu anlatırken, Mary Jane ayakkabılarının annesinin mutlu olduğunu gördüğü o tek günde alındığından ve annesini hiç mutlu edemediği için babasına olan büyük nefretinden bahsediyordu. 

Rüya terapisti ve psikiyatr Nusret Kaya'ya göre de, ayakkabı tutkusu olan kadınların cinsellikle ilgili sorunları olabilirdi. " Rüya dilinde ayakkabı vajinal simgeydi ve vajinal orgazm yaşamayan kadınların rüyalarında ayakkabı görmeleri tesadüf değildi. Zamanla karşı konulmaz bir ayakkabı satın alma hastalığına dönüşüyordu ve bu aslında alt beyin ve kuyruğunun farkında olmadan ve umutsuzca vajinadaki ışığı arayışıydı." 

Kocası Robert’a aşık olmayan ve onunla sadece baba evindeki o mutsuz ve kapalı hayatından kaçmak için evlenen Genevieve’in ayakkabılara olan tutkusunun kaynağı yoksa şu kelimelerde mi gizliydi:

“ Robert’in töreni andıran ‘öncesi’ adetleri vardı. Kapısını değişik biçimde çalardı. Sonra kim olduğunu söylemesi gerekliymiş gibi, içeri girmeden önce, ‘Benim’ diye seslenirdi. Sol taraftan, ama her zaman soldan, yatağa girer ve soğuk ayaklarını Genevieve’inkilere dayayıp ısıtırdı.
Bir de ‘o esnada’ ritüelleri vardı. Önce boğulacak gibi olmasına neden olan, bol sakallı öpüşmeler, sonra da çarşafların altında bitmek bilmeyen debelenmeler. Sonuçta, Robert pijamasını çıkarır, üzerine çıkar ve işini görürdü. Kıpkırmızı yüzü, mekanik hareketleri ve bütün ağırlığıyla. Ve çarpma sesi başlardı. Takkada tak. Giderek daha hızlı. Tıpkı fazla kurulmuş bir oyuncağın üzerinde sevişmek gibiydi.
Bittikten sonra, çıplak omuzlarında daireler çizer ve canı en konuşmak istemediği anda onunla konuşmaya çalışırdı.
‘Ne düşündüğünü bilmek istiyorum çünkü sen benim karımsın’
Genevieve, olmaya çalışıyorum diye düşündü. Gerçekten çabalıyorum. ” 

Her ne kadar erkeklerin bu tutkuya anlam veremedikleri daha doğrusu bunu anlamsız buldukları söylense de bundan rahatsız olmalarının tek sebebi aslında mevzunun sadece ayakkabıdan ibaret olmadığını seziyor olmaları bence. Ama hangi erkek partnerine yetersiz geldiğini ve bunun bir çift ayakkabı ile giderilmeye çalışıldığını kabul etmeye yanaşır sizce…

Romanımız da ise Genevieve’nin eşi Robert 500’den fazla çift ayakkabının sadece ayakkabı olarak geçiştirilemeyeceğini biliyor ve karısı evde olmadığı bazı zamanlarda vaktini ayakkabı odasında geçiriyor. Şöyle anlatmış yazarımız: “ Genevieve’nin ayakkabı odasında rasgele bir kutu alıp aşağı indiriyor ve içine bakıyor. Bundan, biraz karıncalanma gibi, cinsel heyecan duyuyor. Onu heyecanlandıran ayakkabılar değil. Karısının bunları giymesi ya da kutularından çıkarması düşüncesi de değil. Bu birinin günlüğünü okumaktan alacağınız heyecan gibi, başkasının özeline girme duygusu.”  Bu anın sihri Penélope Cruz’un şu kelimelerinde saklı bence:“Bürüneceğimiz karakterin kostümleri ve ayakkabıları gelmeden, kendimi asla o kadının içine sokamıyorum. Ayakkabılar, bana ne yapmam gerektiğini söylüyor. Her şey orada başlıyor.

Ve işin içinde kadın varsa mutlaka kilo da olur klişesini yerle bir etmemek için şunu da belirtmek gerekiyor ki bir araştırma sonucuna göre de kadınların ayakkabı tutkusunun sebebi:  ne kadar kilo alınırsa alınsın ayak numarasının değişmemesi nedeniyle, ayakkabının bir ömür boyunca giyilebilecek olması,  kadınlarda sonsuza dek sahip olunabilecek bir objeye duyulan ihtiyaç hissinin vazgeçilmez oluşuyla açıklanıyor.

Sizin sebepleriniz nelerdir, ayakkabı tutkunuz ne boyuttadır bilmiyorum ama anlaşılan o ki bir Kızılderili atasözünde dendiği gibi

Birini yargılamak istediğiniz zaman, önce gökte üç ay değişene kadar, onun ayakkabılarıyla yürümelisiniz!


16 Nisan 2015 Perşembe

NEDİR BU KADINLARIN AYAKKABI DÜŞKÜNLÜĞÜ

 AYAKKABI KRALİÇESİ

Yeni haftamızın kitabını seçtim...Ayakkabı Kraliçesi Anna Davis tarafından yazılmış bir roman...Arka kapağında yapılan özete göre romanımızın konusu şöyledir:" 1920'lerin Parisi. Çılgın yıllar! İngiliz sosyetesinin en güzel kadınlarından Shelby King, günlerini şık kıyafetler içinde, en gözde sanatçıların, yazarların ve toplumun önde gelenlerinin katıldığı partilerde geçirir. Bohem bir hayat, zengin bir koca, lüks bir apartman dairesi ve ayakkabılar! Paola Zachari, tutku objesine dönüşen ayakkabıların tasarımcısıdır. Shelby de bir çift Zachari ayakkabısına sahip olma tutkusuna kapılır. Sadece ayakkabılar değil, onları tasarlayan Zachari de bu tutkunun bir parçası olur." 

Yine aşk, yine tutku dolu bir hafta bizi bekliyor. 

15 Nisan 2015 Çarşamba

BEN KÜFÜRBAZ DEĞİLİM... İLHAM PERİLERİM SÜRTÜK...

CAN YÜCEL

1926 İstanbul doğumlu. Eski milli eğitim bakanı, Köy Enstitüleri'nin kurucusu Hasan Âli Yücel'in oğludur. Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nde Latince-Yunanca okudu. Öğrenimine İngiltere'de Cambridge Üniversitesi'nde klasik filoloji okuyarak devam etti. Sanat tarihi dersleri izledi. Şair, çevirmen ve radyo görevlisi olarak tanındı. Çeşitli elçiliklerde çevirmenlik, Londra'da BBC'nin Türkçe bölümünde spikerlik yaptı (1953-1958). Türkiye'ye döndükten sonra bir süre turist rehberi olarak çalıştıktan sonra bağımsız çevirmen ve şair olarak yaşamını sürdürdü. Nazım, nesir çevirileriyle de tanınan Can Yücel, şiir alanında ilk kitabı YAZMA (1950) dan sonra uzun bir süre biçim arayışlarıyla oyalandı.

Çeşitli edebiyat, kültür ve siyasi dergilerde ;   şiirleri, edebiyat ve tiyatro çevirileri ile siyasal konularda yazıları yayımlandı. 12 Mart döneminde Che Guevara'nın "Gerilla Harbi" ve "İnsan ve Sosyalizm" kitaplarının çevirisi nedeniyle 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 1974 affıyla tahliye oldu. 12 Eylül sonrasında "Somut" dergisindeki "Hamileler" isimli şiiri edebe aykırı, müstehcen olduğu iddiasıyla para cezasına çarptırıldı. Aynı iddiayla "Rengâhenk" adlı kitabı toplatıldı. Şairliğini, şiirin külhanca raconlarından yararlanarak siyasal inançlarıyla yoğurdu. 

Bu, değerli şairimizin internetten bulduğum kısa hayat öyküsü...Öykü, 12.08.1999 tarihinde İzmir'de son buldu. Kendi deyimiyle "Koskoca Can Yücel grip olacak değildi ya, kanser olmuş"tu..."Dolu dolu yaşa hayatı, dilini keşkeler sarmasın", "Toprak gibi olmalısın, ezildikçe sertleşmelisin", " Hayatta her şeyini bir kişiye bağlama, çünkü onu kaybedersen herşeyini kaybedersin" ve daha nicelerini bırakıp bizlere "Vedalar acıtsa da bazen gitmek gerekir" dedi ve gitti. Daha nice güzel insanlar gibi..."Nispeten ucuzluk" dediği, "şu deniz gören mezarlığın oraya" Datça'ya gömüldü. "Kendi kulağına küpe takan adamı taşlayıp, götüne kazık sokan adamları alkışlayan milleti" tarafından mezarı parçalandı. Çünkü onların yürekleri yetmezdi öfkelerini şiirlere dökmeye...Onlar şiirin "kaba"sına kızar ama duygularını ancak kaba kuvvetle anlatırlardı...Oysa o kadar basitti ki herşey...Bu memlekette "göte göt denirdi"...

Yine tarih yazmadığım için kitabı ne zaman aldığımı, aldığım zaman okuyup okumadığımı bilmiyorum. Ama okuduysam bile sadece okumuşum demek ki...Yüreğimi ve aklımı vermemişim...Siz de okuyun Can Yücel'i..."Bazen tek ihtiyacımız olanın bir el ve bizi anlayacak bir yürek" olduğunu unutmadan...






14 Nisan 2015 Salı

BİR OSURUK AĞACIYIM BEN, YELLENDİKÇE ŞİİRLER AÇAN!


Aşka biraz fazla mı daldım ne? Ne çok kitap varmış kütüphanemde aşk üzerine...Elif Şafak'ın AŞK'ını aldım aldım bıraktım elimden...Biraz uzak durayım istedim...Aşık olmak değil de aşka aşık olmak tehlikeli çünkü...


Yeni kitabımız bir şiir kitabı olsun istedim. Can Yücel'den Alavara...Bir kitap fuarında imzasını alma şansına erişmiştim. İnşallah bu yaz Datça'da mezarına bir çiçek koyma fırsatını da bulurum.
                                                           

                                                                     

KABAHAT ALDATANDA MI, ALDATILANDA MI?

Günaydınlar,

Nihayet 3. kitabımızın da sonuna geldim. Nedense okuduğum kitaplardan yeterince zevk alamıyorum bu aralar...Sorun bende mi kitaplarda mı bilemedim. 

Seda Kaya Güler'in kitabında da kurgu hiç hoşuma gitmedi. 10 kadının her konu başlığında ayrı ayrı hayatlarını anlatması kopukluk hissi yarattı bende. Sürekliliği sekteye uğratan bir yol seçmiş yazarımız nedense...

Bunun dışında kendisinin de belirttiği gibi bizden olanların hikayesi vardı kitapta...Her okuyanın belki "aaa...Tıpkı ben!" diyeceği kadınlar, yaşamlar...Kültürü, sınıfı ne olursa olsun kadın olmanın aslında ayrı bir kategori olarak değerlendirilmesi gerektiği, insan olma ortak paydasının aslında erkekler tarafından uydurulmuş bir masal olduğunu yine ve yeniden anlayabileceğimiz hikayeler hepsi...Bana göre, asgari müşterekler tabii ki var ve olmalı da. Ama şu bir gerçek: biz kadınız onlar da erkek! İsteyen kadın, kadınlığını kadın olarak, kadın gibi yaşar; isteyen kadın erkek kafasıyla, erkek olarak yaşamaya devam eder hayatını... 

Size kitabın 313. sayfasından yaptığım bir alıntı ile veda edeceğim bu gün...Ve aldatma, aldatılma üzerinde biraz düşünmenizi isteyeceğim. Kabahatin aldatanda mı aldatılanda mı olduğu ile ilgili o çok beylik soruya takılmanızı, ve kendi yaşamlarınızı bu açıdan bir değerlendirmenizi rica edeceğim. Bizim için önemli olanın hala eşimiz mi yoksa evimiz mi, evliliğimiz mi olduğunu sorgulamanızı bekleyeceğim ve bunu yaparken kendinize karşı samimi olmanızı dileyeceğim...

Konuşmalar 36 yaşında, bankacı, aldatılmış ve boşanmış, bir çocuk annesi Birgül ile kızkardeşi arasında geçiyor.
.......
"... evinde eskisi gibi huzur bulmasını sağla adamın.Gerçi eskisinde de bulmuyordu ki!"
" Ne diyorsun sen ya? Neler saçmalıyorsun?"
" Bir şey dediğim yok. Düşün sadece. Kendini onun yerine koy. Bütün gün işte çalışıyor adam, yorgun argın evine geliyor. Evine, dinlenmeye, huzur bulmaya. Sen nasıl karşılıyorsun onu, ne yapıyordun?"
"Ne yapıyordum?"
" Eve girer girmez huzursuz ediyordun. Ayakkabılarını dışarıda çıkarttırıyordun azarlayarak. Çamurları içeri taşıdı diye kızıyordun. Daha adımını attığı anda gerilim yaratıyordun. Bir sigara yakıyordu, hemen kültablasını eline tutuşturuyordun. Biraz sonra gidip pencereleri açıyordun, sigara dumanı çıksn diye."
" Bütün gün evi temizleyen bendim, halının, parkelerin temiz kalmasını istemem suç mu oldu?"
" Değil elbette. Ama seninki fazla idi. Ne olur, çamur girse içeri? Ertesi sabah temizlenecek zaten. Ne olur halıya sigara külü dökülse? Kocan mı kıymetli halı mı?"
" Ama ben titiz kadınım!"
" O zaman otur evinde tertemiz halılarınla, tozsuz seramiklerinle. Hiç anlamıyorum seni ve senin gibi kadınları. Aklınızı temizlikle bozmuşsunuz. Hemen sofra toplanacak, bulaşıklar yıkanacak. ....Bırak ya bırak! Kocanla sohbet et. Bırak kalsın masa öyle, geç koltuğuna otur, televizyon izle. Sonra toplarsın, istersen sabah toplarsın. Ne olur yani, ne olur?"
" Olmaz!"
" Olmazsa böyle uçar gider adam."
" Ne yani, temiz ve titiz bir kadın olduğum için mi terketti beni?"
" Hayır ablacığım hayır! Bu hallerinle sıkıyordun adamı, evinde rahat ettirmiyordun....Evini, halılarını, kocandan fazla önemsiyordun...."
" Olur mu öyle şey?"
" Farkında değilsin belki ama öyleydi. ...Hiç eniştemi öperek karşıladın mı? Veya öperek işe yolladın mı? Hiç sen istedin diye yatağa gittiniz mi? Hiç kanepede seviştiniz mi? Mutfakta ya da?"
" Daha neler?"
" Neleri yok! Bizim yanımızda hiç öptün mü adamı? Sevgi gösterisinde bulundun mu?"
" Neler saçmalıyorsun sen!"
" İşine gelmeyince saçmalıyoruz değil mi? Bir tek sen haklısın çünkü. Biraz özeleştiri yap, kendini sorgula. Tamam kocan yanlış yaptı ama sen ne yaptın? Senin hataların ne, bunları düşün!"
" Söylüyorsun işte temiz ve titiz bir kadın olmam yüzündenmiş!"
" Of abla! Alınganlığı bırak da, gerçekleri gör biraz. GERÇEKLERLE YÜZLEŞ..."



1 Nisan 2015 Çarşamba

2. KİTABIN ARDINDAN

AH FRANSIZLAR!

Fransız filmlerine karşı genel hissi bilirsiniz...Pek sevilmezler...Fransız yazarlar için de hissedilir bu...Belki her ikisi hakkındaki fikirlerimizde de belirleyici olan eserlerin çok fazla psikolojik derinliğe sahip olmasıdır. Denilebilir ki Fransız yönetmenler de kameralarını tıpkı Fransız yazarların kalemleri gibi kullanırlar...Özellikle film karelerinin gündelik yaşamdan seçilmiş olması, yaşanan her olayın hayattaki monotonluğun ve sıradanlığın içinde evrilmesi, tıpkı romanlardaki gibi kahramanların psikolojileri üzerindeki derinlemesine tahliller ve çoğu zaman sıkıcı boyuta ulaşan detaycılık....Belki de tüm bunların sebebi Amerikan tarzı sinemaya alışmış olmamızdır ne dersiniz?

Ben Fransız edebiyatıyla Charles Perrault' nun "Çizmeli Kedi", "Uyuyan Güzel", "Kırmızı Şapkalı Kız", "Kaz Ana" ve "Kül Kedisi" gibi birbirinden güzel masalları ile tanıştım ilk. Tabii Fransız olduklarını bilmeden. Genç kızlığımda La Fontaine, Moliere, Victor Hugo, Alexandre Dumas (baba) Honore de Balzac, Stendhal, Gustave Flaubert, Samuel Beckett, Jules Verne ve nihayet Emile Zola'nın kitaplarını okudum. Ayrıca üniversitede Siyaset Bilimi derslerinde Jean-Jacques Rousseau, Voltaire ve Montesquieu'nun eserlerini inceledim. Cyrano de Bergerac, Üç Renk Mavi, Nikita, Kraliçe Margot, Leon yine bu dönemde izlediğim harika filmlerdi. Evlendikten sonra eşimle operada Sevil Berberi ve Figaro'nun Düğünü'nü izledik...Oğluma okumayı öğrendikten sonra aldığım ilk kitaplardan biri Antoine de Saint-Exu-pery'nin Küçük Prensi'ydi. Şu anda da Jules Verne'nin 80 Günde Devri Alem'ini okuyor. Anlayacağınız sanat konusunda Fransızları sever ve takdir ederim.  

Yine de ben Aşkın Ömrü Üç Yıldır'ı okumaya başlarken yazarının Fransız olması ile hiç ilgilenmemiştim diyebilirim. Beni ilgilendiren tek şey kitabın, karşısında olduğum bir fikre beni ikna edip edemeyeceğiydi. Nitekim kitabın 52. sayfasında " Üç yıldan sonra ya eşlerin birbirlerini terk etmeleri ya kendilerini öldürmeleri ya da çocuk yapmaları gerekiyor: insanın sonunu kabullenmesinin üç değişik şekli." cümlesini okuyunca "No'luyoruz yaaa?" dedim kendi kendime. Daha önce yazmıştım sizlere biz evliliğimizin üçüncü yılında karar vermiştik çocuk yapmaya...Ama bizim sebeplerimiz başkaydı. (Yoksa?...) Yok canım ben, eşim yaşından yakınmasa belki bi üç-dört yıl daha çocuk yapmayabilirdim. (Valla mı?...) Kitap ilerledikçe yazarın bu ve benzeri vurucu cümleleri devam ediyordu. Ama itiraf etmek gerekir ki bu tarz cümleler dışında (hani hepimizin face'de resimler üzerinde paylaştığımız türden) yazarın tarzına pek ısınamadım. Ve kitabı okumayı bırakmama konusundaki motivasyonumda sizlerin payı çok fazla...Sağ olun... Var olun...

Çünkü... Kitabın sonunda bırakın beni ikna etmeyi, yazarımız şu itirafta bulundu: " Umarım, bu kitabın yalancı başlığına fazla kızmamışsınızdır; tabii ki aşkın ömrü üç yıl değil; yanıldığım için mutluyum."   


27 Mart 2015 Cuma

YENİ KİTABIMIZ!

AŞKIN ÖMRÜ ÜÇ YILDIR!

Demiş Frederic Beigbeder...Oysa biz (eşim ve ben demiyorum dikkat ederseniz:)) birbirimize o kadar yetmiyorduk ki çocuk yapmaya bile evliliğimizin 3. yılında karar verebilmiştik. Benden 5 yaş büyük olan eşimin "Çocuk bana dede diyecek" sitemi üzerine... Özellikle son bir aydır eşime yine ve yeniden dolu dolu aşık olduğumu hissederken bu kitabı okumak ne kadar iyi gelecek bilmiyorum ama çarpıcı bir kitap olduğunu da inkar etmemek gerek...Hele arka sayfasını okuduğunuzda karşılaştığınız cümleler düşünüldüğünde: 

" Sivrisineklerin ömrü bir gündür, güllerinki üç gün. Kedilerin ömrü on üç yıldır, aşkınki üç. Böyle işte. İlk yıl tutku, sonra bir yıl şefkat ve nihayet bir yıl can sıkıntısı. 

İlk yıl, 'Beni terk edersen kendimi ÖLDÜRÜRÜM' denir.
İkinci yıl,  'Beni terk edersen, acı çekerim, ama kendimi toparlarım' denir.
Üçüncü yıl, 'Beni terk edersen şampanya patlatacağım' denir.

Sizi aşkın hayat boyu sürdüğüne inandırırlar, oysa aşk kimyasal olarak üçüncü yılın sonunda yok olur.

İlk yıl eşyalar satın alınır.
İkinci yıl eşyaların yerleri değiştirilir.
Üçüncü yıl eşyalar paylaşılır.

Hakikat, aşkın mis kokuları arasında başlayıp bok kokuları içinde bitmesidir."

Ne dersiniz?

26 Mart 2015 Perşembe

İlk Kitap Biter


Merhabalar,

Dediğim gibi ilk kitabımız bitti. Sıcacık hikayelerle anne olmanın ne kadar güzel ve mucizevi bir şey olduğunu yeniden keşfettim. Aynı zamanda ne kadar ağır bir sorumluluk ve fedakarlık gerektiren bir şey olduğunu... Ve birlikte geçirilen o kadar zamandan, paylaşılan o kadar anıdan sonra bir an gelip onu kendi hayatını yaşamak için özgür bırakmak gerekeceğini...Onun yaptığı her şeyi kontrol edemeyeceğimi, onun adına seçimler yapamayacağımı ve tabi ki onun yaptığı her şeyden sorumlu olamayacağımı da...

Çocuklarımız her geçen gün biraz daha fazla kendi kararlarını kendisi almak ve kendi seçimlerini kendisi yapmak istiyor. Bizim ona söyleyebileceğimiz/ öğretebileceğimiz tek şey kendi seçimlerinin sonuçlarıyla yaşamak zorunda olduğu...Gerisi biz istesek de istemesek de maalesef ona kalmış...

Burada kitapta hoşuma giden öykülerin birinden bir parça paylaşacağım çünkü bu benim bir erkek çocuk annesi olacağımı öğrendiğimde duyduğum en büyük korkulardan biriydi...ERGENLİK...

Şöyle diyor hikayesinde Barbara Marshak: " Tek oğlum, altıncı sınıfı bitirdiği ve yedinci sınıfa başlayacağı dönemde, tatlı bir oğlan çocuğundan, 'itici' bir delikanlıya dönüştü. ......çocuklar ilkokuldan ortaokula doğru yol alırken, bir değişim dönemi yaşanacağını gayet iyi biliyordum, ama David'de sanki bir gecede meydana geliveren değişimler beni hazırlıksız yakaladı."    

Kız ya da erkek olsun zaten sıkıntılı bir süreç olan ergenlik döneminde karşı cinsten olan oğlumla nasıl bir iletişim kuracağım, ona yapılması gereken bir takım açıklamaları nasıl yapacağım hep sıkıntılı bir düşünce olarak gelip oturuyor gündemime...Özellikle de oğlumun her gün o sürece biraz daha yaklaştığını gördüğümde...Sadece onun bedeninde olan değişiklikleri açıklamak bile anne olarak zor iken bir de cinsellikle ilgili açıklamaları da yapmak gerekliliği daral getiriyor bana. 

Geçen hafta okulun rehberlik öğretmeni ile bu konuda görüştüğümüzde bize mutlaka ama mutlaka bu konuda bilgiyi bizim vermemiz gerektiğini söyledi. Aksi takdirde oğlumuzun bunları farklı kanallardan öğrenmeye çalışacağı, büyük olasılıkla da yalan yanlış öğreneceği konusunda uyarmayı da ihmal etmedi. Ayrıca cinselliğin en doğal şekilde hayvanlar üzerinden anlatabileceğimizi ve bunun için de yaşına uygun belgeselleri bu tür görüntülerle karşılaşmasından korkmadan izlemesine izin vermemiz gerektiğinin daha doğru olacağını ekledi.Ayrıca bazı kitaplar önerdi. Epsilon yayınlarından çıkan ve dört uzman tarafından kaleme alınan Çocuklar İçin Cinsel Bilgiler isimli kitapları. 4-6, 7-9 ve 10-13 yaş için ayrı ayrı hazırlanmış üç kitapta da cinsellik çocukların rahatlıkla anlayabileceği ve inceleyebileceği bir tarzda anlatılmış. Faydalanmanız dileğiyle....

             



20 Mart 2015 Cuma

MERHABA


Okumalarım...

Seçtiğimiz kitabın an itibariyle 147. sayfasındayım. Tam 25. öyküdeyim...Kayınvalideler konusuna çok ışık tutan öyküler değil bunlar...Annelerin bize yabancı bir kültürde yetişmiş olmalarının sanırım payı var bunda...Öykülerde bahsedilen ilişkilerin belki çok daha derinlikli olanına aynı yayın evi tarafından basılan aynı editöre ait Anneler ve Kızları kitabında yer verildiğine neredeyse eminim. Lakin kız ya da erkek çocuk yetiştirme üzerine çıkarabileceğimiz önemli dersler de yok değil kitapta...Örneğin, Hareket Emri isimli öykü...Çocuklarımızı nereye kadar kanatlarımızın altında taşıyabileceğimiz ile ilgili sıcacık bir ders biz annelere...

Öykü, oğlunu koleje (bizde üniversite gibi düşünebilirsiniz) teslim eden bir annenin kabul töreninde yaşadıklarını anlatıyor. Sadece Afrikalı Amerikalı erkeklerin kabul edildiği kolejin dekan yardımcısı hoş geldiniz konuşmasında yeni kabul edilen öğrencilerden ebeveynlerine şu şekilde seslenmelerini istiyor:

" Ben ..... benim için yaptığın fedakarlıkları anlıyor ve takdir ediyorum...Ve seni gururlandıracağım...Ama umduğun ve dua ettiğin gibi bir insan olabilmem için şimdi lütfen BENİ BIRAK" 

Ve ebeveynlerden de şunu söylemelerini istiyor:

" Oğlum seninle çok gurur duyuyorum. Ve seni resmen BIRAKIYORUM."

Bizim kocalarımızın, anneleri ve bizimle yaşadıkları problemlerin kaynağı tam da bu değil mi? 40 yaşına da gelseler yakalarını bırakmayan, kendi olmalarına izin vermeyen, her yaptıklarını dünyanın en büyük başarısıymış gibi karşılayan böylelikle "kendi" alkışlarına bağımlı insanlar yetiştiren anneleri. 

Kütüphanemdeki diğer bir kitabın adını paylaşacağım sizlerle konuya nokta koymak babında...Şöyle koymuş kitabının ismini Ahmet Şerif İzgören: "SÜPERMEN TÜRK OLSAYDI PELERİNİNİ ANNESİ BAĞLARDI".   
  


18 Mart 2015 Çarşamba

İLK KİTAP

Selamlar,

Kütüphanemden sizlerle birlikte okuyacağım ilk kitabı seçtim...Dediğim gibi A harfinden başladım: Anneler ve Oğulları için Bir Fincan Huzur, Benzersiz bir ilişkiye ışık tutan öyküler...Arkasında belirtildiğine göre içinde 50 öykü bulunan bir derleme kitap...Editör Colleen Sell tarafından hazırlanmış ve Arkadaş Yayınları tarafından 2010 yılında 5. baskısı yapılmış. Ben ne zaman almışım bilmiyorum...Çünkü ne yazık ki kitapların içerisine ne zaman ve nereden aldığımı not düşmeyi alışkanlık haline getiremedim...

En azından neden aldığımı biliyorum. Çünkü ben 10 yaşında bir erkek çocuk annesiyim. Ve kayınvalideler üzerinden yaşanan problemlerin de etkisi ile nedir şu anne-oğul ilişkisini farklı/benzersiz(!) kılanı bir de başkalarının hikayelerinden dinlemek istedim...

Bu arada henüz beni farketmediniz ama farkettiğiniz andan itibaren bu konuda da bana yazmanızı isterim...Nedir ve nedendir bu kayınvalide-oğul-gelin arasındaki Bermuda Şeytan Üçgeni?

15 Mart 2015 Pazar

Okuduklarım

Okuduklarım sayfasında sizlerle farklı bir projemi daha paylaşacağım. Şu anda evdeki kütüphanemde tam 317 kitap var...Ama o kadar geniş bir portföye sahibim ki Eski Lahit'ten Mesneviler'e; Mış Gibi Yaşamak'lardan Kaplan Anne'lere kadar uzanan birbiriyle alakasız tam 317 Kitap. Her hafta bunlardan bir tanesini seçip (hatta bu seçimi alfabetik yapıp kütüphanemi de buna göre yeniden düzenlemeyi planlıyorum.) sizlerle birlikte okumak istiyorum. Böylece hem kütüphanemde okumadığım tek kitap kalmayacak (bazıları 2-3. defa okunacak ama olsun.) hem de kitabı okurken birileriyle de paylaşmanın güzelliğini yaşamış olacağım. Bana katılırsanız çok sevinirim.