Güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mart 2016 Çarşamba

HAYAT SANA YETİŞEMİYORUUUUUMMMMM!

GÜNDEM....

O kadar hızlı değişiyor ki... Bırakın yaşananları, yaşananlar hakkındaki duygularını bile takip edemiyorsun. 

Gün içinde haberler, gazeteler, dost sohbetleri, iş yeri muhabbetleri derken vatan millet sakarya mangalda kül bırakmayıp, herkesi sorumluluklarını yerine getirmeye çağıran...

Aksi durumda bizi bekleyen gelecek hakkında kaygılarını dile getirip, ne olacak çocuklarımızın hali diye dövünen...

"Abi şu şunu yapmış", "bu bunu demiş", "bu ise buna rağmen bunları dememiş", "bunlar nasıl insanlar, hiç mi utanmıyorlar?" diye önüne gelene kızıp, nasıl olması, olunması gerektiği ile ilgili ahkamlar kesen...

Ve nihayetinde eve bütün depresif duyguları yüklenip de gelen SEN,
İş güç, yemek, çocukların ödevleri sonrasında poponu rahat koltuğuna yerleştirip bir fincan kahve veya bir bardak çay eşliğinde her zamanki dizini huşu içinde takip ederken ya da Güldür Güldür'e kahkahalarla gülerken buluyorsun kendini. 

Ve KORKUYORSUN. 
Terörden, tecavüzden, kadına yönelik şiddetten veya çocuklarını bekleyen gelecekten değil...

Bizatihi KENDİNDEN...
Her şeyi çekirdek gibi tüketen...Her kötülüğe alışması günlerle değil artık saatlerle hatta saniyelerle ölçülen kendinden...

"Ben nasıl bir insan oldum?" diye düşünmeden edemiyorsun...
Ve anlıyorsun ki bir şeyleri değiştirmek için önce KENDİNİ DEĞİŞTİRMEN gerek...

Ama bunu bile BECEREMİYORSUN...  

14 Ocak 2016 Perşembe

Herkese tekrar ve kocaman bir "merhaba"

"Merhaba"


Bloguma dönüp bakmayalı (aslında bakmayalı demek doğru değil, zira her gün o bana ben ona uzun uzun baktık) tam tamına 5 ay 27 gün olmuş. 3 gün daha dayansam yarım yılı tamamlıyormuşum anlayacagınız.  Oysa bu süre zarfında o kadar çok şey değişti ki hayatımda...




İlk olarak 58 kiloya düşüldü...Sonra geri 62 kiloya çıkıldı... Vücudumun iradesi benden güçlü anlayacağınız. Onun eski haline dönme azmi yıldırıyor beni bu sıralar...Zira hayatımda diyetten öne çıkan önemli gelişmeler oldu. 


Ama daha öncesi yeni yerler gezildi, görüldü...Yeni şeyler öğrenildi. Artık hayatımda Akçay'da geçirilen yaz tatilinin güzel hatıraları da var...



Oğluşum ilk resmi maçlarına çıktı...Takım olarak üçüncü bitirdikleri U12 liginden ilk madalyasını kazandı. Göğsüm kabardı...Ağzımdan geleceğine dair dualarım hiiiiiiç eksik olmadı...



Bu arada pek çok kitap okundu. Kiminde ağlandı, kiminde gülündü...Pek çok filme gidildi. Star Wars da bile gözleri dolan bir oğluşum olduğu için sevinmeli mi üzülmeli mi bilinemedi. ( Han Solo'yu çok seviyordu da bizimkisi)    




Veee...En önemlisi iş kadınına dönüşüldü...Ablamla ikimizin Julie & Julia filmini izlediğimizden beri yüreğimizin en derinlerinde kıpraşan "yapabiliriz" duygusu en nihayet tezahür etti... Hayaller gerçek oldu...Şöyleki sizlere bu yazımı şirin mi şirin dükkanımızdan, Hanımelim Hobi Evi'nin beyaz masasından yazıyorum. 



Detaylar??? Bir sonra ki paylaşımımda... Söz bir önceki kadar uzatmayacağım arayı...






  



5 Temmuz 2015 Pazar

HAYATTA HEP MUTLU OLURSAM, HAYALİNİ KURACAK NEYİM KALIR?

Bazen hayatınızda tıkandığınızı hissettiğiniz oluyor mu? 


Ne kendinizi, ne de hayatınızdaki kimseyi memnun edemediğinizi hissettiğiniz? 


Neden yaşamaya devam ediyorum ki diye düşündüğünüz? 


 Ne yapacağınızı bilmeden kendi kendinizi yediğiniz? 


Çözüm bulmayı kaçmak zannettiğiniz?  


Peki ya kaçsanız da bir şeyin değişmeyeceğini bilmek tıkadı mı hiç bütün yollarınızı?


Ne zaman buna dönüştüm hiç ama hiç bilmiyorum...İpin ucunu nerede ve neden kaçırdım?


 Ben artık kimim? Hala kendim miyim? Olmalı mıyım? 


Ve en önemlisi herkesi mutlu edebilmek için nasıl biri olmalıyım?


Sorular...Sorular...Kafam patlayacak gibi...Sadece kafam değil, her yerim patlayacak gibi...


Çözümü bilen biri varsa bana elini uzatabilir mi? 























23 Haziran 2015 Salı

AMAN TANRIM !

Günaydınlar,

Epeydir bloğumu ihmal etmişim. Ama bu gün bombardımana başlıyorum. Bir Diyet, bir Okuduklarım bir İzlediklerim bir de Yaptıklarım borcum var sizlere. Hatta yetiştirebilirsem canım anneciğimin ilk öyküsünü de paylaşacağım...

Biliyorum bahane değil ama insan sağlığı ile uğraşmaya başlayınca diğer tüm şeyleri ihmal edebiliyor. Affınızı diliyor ve bir daha olmayacağına söz veriyorum desem, tutabilir miyim acaba? 

Sevgiyle kalın deyip bu günkü yazılarımı hazırlamak için müsaadelerinizi istiyorum. 

13 Haziran 2015 Cumartesi

ACI, GURUR, ENDİŞE, MUTLULUK...HAYAT TAM DA BU DEĞİL Mİ?

Merhabalar,

Hastahane işleriydi, seçimdi, karne heyecanıydı, mezuniyetti derken epeydir ihmal ettim bloğumu... Bu gün de çok dişe dokunur bir şeyler paylaşacağımı söyleyemem ya...Biraz can sıkıntısı, ama bolca mutluluk ve gurur dolu günlerdi benim için...

Can sıkıntısı doktorlardan gelen haberler ile ilgili. 23 nisan tatilinde ayak başparmağımda oluşan sıkıntının bir türlü geçmemesi nedeniyle gittiğim hastahaneden biyopsi randevusu ile dönünce biraz canım sıkıldı açıkcası. Bir de smear testi ve mamografide izlenmesi gereken bir iki olumsuzluk bildirilince hepten bozuldum...Taa ki bu gün konuştuğum bir kadın doğumcu arkadaş çok fazla endişelenecek bir şey olmadığı konusunda beni rahatlatıncaya kadar... 

Bunlardan bahsetmek güzel değil...Önemli olan oğluşumun ilkokulu bitirmiş olması...Önce mezuniyet balosuna hazırladık kendisini...Ceketi ve kravatıyla o kadar büyümüş göründü ki gözüme...Bir kez daha oğlan annelerinin evlatlarını gelinleri ile neden paylaşamadığını anladım...Çünkü biz sadece anne değil aynı zamanda aşığıyız oğullarımızın...Tıpkı kendi yarattığı heykele hayran kalan heykeltraşlar gibi... Bu nedenle ilgilerini, sevgilerini başka bir kadınla paylaşmak zor geliyor...Kıskanıyoruz var mı ötesi...Kızlarımızı, yüreklerinin başka bir erkeğe ait olduğunun kabulü ile büyütüyoruz ama oğullarımızın kalbinin başka bir kadına ait olduğu gerçeği ağır geliyor bize...

Cuma günü ise karnesini aldık, yanında takdir belgesi ile...Umarım hayatı boyunca hep onur duyacağı işlere imzasını atar canışım...Sizleri bilmiyorum ama benim göğsüm sıkışıyor böyle zamanlarda...Herhalde hislerimin yoğunluğu ağır geliyor yüreğime...Bi kaç damla gözyaşı akıtmadan da rahatlayamıyorum...Dilerim hayat hep böyle güzel anılar bıraksın kalbimizde...

1 Haziran 2015 Pazartesi

SÜPRİZLERİM!

Annemlerden dönüşte size süprizim var demiştim. Ama bu zamana kadar yazmak kısmet olmadı...Süprizim şu: İki yeni bölüm ekleyeceğim bloğuma: İlki canım annemin yazdığı şiir ve hikayeler olacak; diğeri ise puzzle'dan etamine kendi el emeği ürünlerim. Çok yakında...

26 Mayıs 2015 Salı

NEŞELİ GÜNLER... Mİ?

BOŞANMA ÇOCUKLARI NASIL ETKİLİYOR?

Bu yazıyı yazmak aslında Neşeli Günler filmini tekrar izlediğim geceden beri aklımda… Bin defa yayınlansa bin defa izleyeceğim o şirin turşucu ailenin yaşamını bu sefer kahkahadan çok buruk bir gülümseme ile takip ettim. Nedeni ise anne ve babanın boşanmış olmasının o yaşa gelmiş çocuklarda bile açtığı derin yaraya ilk defa bu kadar dikkatle bakıyor olmamdı. Daha önce yıllar öncesinin temiz insanlarının temiz yaşantıları diye özlemle izlediğim, Adile Naşit, Münir Özkul ve Şener Şen’in dev oyunculukları ile bir o kadar sıradan, bir o kadar saf, bir o kadar komik ve bir o kadar yaşamın ta kendisi olan film bu kez yüreğime bir kor bıraktı. En büyük çocuklarının kendisini istemeye gelecek aileden utanarak anne-babasının boşanmış olduğunu gizlemesi, üstünden 10-15 yıl geçmiş olmasına rağmen hala anne ve babasını bir araya getirmeye çalışmaları ve onları buna zorlamak için açlık grevine gitmeleri... Boşanmış ailelerin çocukları neler yaşıyordu? İlişkilerimizdeki “turşu nasıl yapılmalıdır?” kadar küçük veya “dayak” gibi büyük sorunları kendimiz adına bir çözüme kavuştururken, en sevdiklerimizi ihmal etmeye hakkımız var mıydı? Boşandık diye eşimizi, çocuklarımızın anasını, babasını hayatımızdan külliyen dışlama lüksünü bize kim veriyordu? Ya da daha kötüsü, boşandık diye çocuklarımızdan vazgeçmek de neyin nesiydi? Bütün film boyunca bunları ve daha nicelerini düşündüm durdum.

Yaptığım küçük bir araştırma neticesinde TÜİK’in 2014 verilerine göre ülkemizde evlilik sayısının bir önceki yıla göre yüzde 0,1 azalırken, boşananların sayısının yüzde 4,5 arttığını öğrendim. Yine istatistiklere göre bu boşanmaların yüzde 39,6’sı evliliğin ilk 5 yılında gerçekleşirken, yüzde 21,8’i ise 6-10 yılı içinde gerçekleşiyordu. Peki evlilik ilişkisi ne zaman ve neden kutsal olmaktan çıkıp sıradanlaşmaya başlamıştı? İnsanlar evliliğe sadece bazı şeyleri daha özgür yaşayabilecekleri için ve birbirlerini yeterince tanımadan balıklama dalıyor ancak ilk defa özgür bir yaşama kavuşurken aynı evin içerisindeki diğer insan kendilerine ağır bir yük mü geliyordu acaba? Boşanma sebepleri başka bir yazının konusu ama aşikar olan şuydu ki maalesef boşanan ailelerin çoğu çocukluydu…
Boşanma özellikle bizim toplumumuzda kadınlar için istenilmeyen bir durum. Hatta ben istatistiklerdeki boşanma sayısındaki artışların “niyete” göre belirlenmesi halinde korkunç bir oranda çıkacağından adım gibi eminim. Yaralı evliliklerde yetişen çocukların mı daha sağlıklı, boşanmış aile çocuklarının mı daha sağlıklı bireyler olarak yetişeceği de tartışılır bir durum ama bir şey var ki hem boşanan taraflar hem de çocuklar için boşanma insanın başına gelebilecek en sarsıcı olaylardan birisi… Neden tartışılır bir durum dediğime gelince; huzursuz ve birbirini sevmeyen, sadece çocukların iyiliği için bir arada kalan ebeveynlerin kasıtlı sessiz kalmalarına, sürekli bağrış çağırışlarına, hatta fiziksel şiddet göstermeye kadar çeşitli anlaşmazlık tezahürlerine şahit olmuş çocuklar, boşanmış aile çocuklarından daha uyumsuz ve daha sorunlu bireyler olarak karşımıza çıkabiliyor çünkü. Hatta toplumca yaşadığımız iletişimsizliğin, bu kadar öfkeli ve anlayışsız bireyler haline gelmemizin bir nedeni de bu diyebiliriz.
Yine korkunç rakamlar paylaşacağım sizinle. Yapılan araştırmalara göre 1 yılda 1 milyondan fazla çocuğun, anne baba boşanması ya da ayrılığı yaşadığı tespit edildiğinden, bugün yapılan iki evlilikten birinin boşanma ile sonuçlanacağı öngörülüyor sosyal bilimcilerce. Hatta deniyor ki “1983’te doğan çocukların %45’nin anne babası boşanacak. %35’inin anne babası tekrar evlenecek, %20’sinin anne ya da babası ikinci eşinden de ayrılacak. Evliliklerin yarısının ilk 7 yıl içerisinde sona ermesinden hareketle 1980’lerde doğmuş çocukların aşağı yukarı üçte biri 18 yaşına gelmeden tek ebeveynli bir evde yaşayacak.” Anlayacağınız durum vahim. Bu arada boşanmayı tasvip etmediğim, ne olursa olsun evliliğin sürdürülmesi gerektiğine inandığımı falan zannetmeyin. Rakamlar insanların birbirine karşı tahammül eşiğinin, sevginin sürdürülebilirliğinin ne kadar düşük olduğunu göstermesi açısından vahim.
Anne rolündeki aktriste yılın annesi ödülünü bile verdikleri bir dizimiz vardı hatırlarsanız: Çocuklar Duymasın diye. Örnek annemiz, baba ile her kavgasını mutfakta yapardı. Çünkü önemli olan ailede sorun olması değil o sorunların çocuklar tarafından bilinmemesiydi… Böylece çocuklar mutlu mesut yaşamlarını sürdürmeye devam edebilirlerdi. Peki ya sorunlar artık mutfakta konuşarak çözülemeyecek kadar büyürse ne olacaktı? Anne ve babasının anlaşmazlıklarından, kavgalarından uzak tutulan çocuk nasıl bir şok yaşardı boşanma konusunda? Ya bunun tersi olan ailelerde, anne-babasının her kavgasına şahit olan çocuklar için gergin ve mutsuz bir ailede yaşıyor olmak, boşanmayı daha kolay kabullenebilir ya da tercih edilebilir hale mi getirirdi? Bilemiyorum ama her iki durumda da çocuğun anne ve babasına duyduğu sevginin onların birbirlerine duydukları sevgiden bağımsız olduğuna ve ne kadar sorunlu bir ev de olsa annenin veya babanın bu evden ayrılmasının, başka bir yaşam formu tanımayan çocukları dehşete düşüreceğine, ayrılan ebeveynin özlenmesinin ise son derece doğal olduğuna inanıyorum. Bir çocuğun sırf evden ayrıldığı için anne veya babasına bağlılığını ve sevgisini yitirmeyeceğini, ama duyacağı kızgınlık, terk edilme/yalnız bırakılma duygusunun, hayal kırıklıklarının, güvensizliklerinin bundan sonraki ilişkilerinde ve hayatında belirleyici bir etkiye sahip olacağını biliyorum.

Bilim insanlarımız bu konuda neler demekte? Özet mahiyetinde vermek gerekirse, Amoto ve Keith isimli sosyal bilimciler 1991 yılında boşanmış ailelerin çocuklarıyla ilgili yapılan 92 çalışmanın meta analizini yapmış ve çocuğun yaşının bu durumda en önemli etken olduğunu saptamışlar. Aşağıdaki tabloda da genel olarak çocukların yaşlarına göre boşanma olayına verdikleri tepkiler yer almakta.


Çocuğumuzun boşanma olayından bu oranda etkilenmesinin önüne geçmek, bir gün birleşeceğimiz umuduyla hayal kırıklıkları yaşamasını engellemek, ayrı yaşamanın hem onun hem de bizim için en sağlıklı çözüm ve son derece normal olduğuna ikna edip, yıpranmadan bu sürece uyum sağlamasına yardım etmek mümkün mü? Bu konuda atacağımız ilk adım onlara bu süreçte yardımcı olmamız için yapmamız gereken şeylerin bilincine varmak olacaktır. Peki nelerdir bunlar?
Öncelikle, kendinizden, tüm sebeplerinizden ve vardığınız çözüm yolunun doğruluğundan eminseniz yapılacak konuşma konusunda eski eşinizle mutabakata varıp beraberce, boşanmanın ne anlama geldiğini çocuğunuzun anlamasını sağlamanız gerekir. Onunla, yaşına uygun biçimde konuşmalı ve bunun onu nasıl etkileyeceğini somut ifadelerle açıklamalısınız. Bu kararla ilgili ortada bir suçlu olmadığını; hele hele kendisinin herhangi katkısı ya da etkisinin olmadığını ve bundan sonra da olamayacağını, kesinlikle ifade etmelisiniz.
Emin olun ki çocuğunuz, kimin yanında kalacağını, kimlerle nasıl zaman geçireceğini, giden anne veya babasıyla ne sıklıkta görüşebileceğini bilmek isteyecek ve bu konuda sorular soracaktır. Bu nedenle, çocuğunuza kimin, hangi koşullarda bakacağını önceden ayarlayın ve hayat kalitesinin değişmeyeceği ya da en azından daha kötüye gitmeyeceği konusunda olabildiğince gerçekçi ve yaşamayı planladığınız hayata uygun yanıtlar vererek çocuğunuzu rahatlatın. Mümkünse bu süreçte yaşadığı yer veya okuduğu okulu değiştirmemeye ve anne ya da babasını tümden kaybettiği izlenimi vermemeye özen gösterin. Böylece çocuğunuzun yoğun bir kayıp/yitim duygusu yaşamasını önlenmiş olursunuz.
Tabii en önemli şeylerden biri de boşanmanızın şekli. Çirkin sözlerin, tanımların sıkça kullanıldığı, her iki tarafın birbirini ve ailelerini suçladığı bir ortamda çocuğunuzun öfkesinin artabileceğini unutmayın. Böylesi ayrılıklarda çocuğunuzda suçluluk ve değersizlik duyguları, ağlama hissi, uyku sorunları, ders başarısında düşme gibi olumsuzluklar daha şiddetli izlenebilir. Unutmayın ki, karşınızda hırpaladığınız insan eski eşiniz değil, çocuğunuzun anne veya babasıdır. Ve isteseniz de istemeseniz de çocuğunuzun gelişiminde, hayatının kalan kısmında size olduğu kadar ona da ihtiyacı vardır.
Çocuğunuzun sizin için yeri doldurulamaz ve çok değerli olduğunu hissetmesini sağlayın. Onu her zaman sevileceğine ve en iyi şekilde bakılacağına inandırın ve bu yönde davranın. Çocuğunuzu diğer ebeveyn ile mutlu ve sıcak bir ilişki sürdürmek için cesaretlendirin ve bunun için elinizden geleni yapmaya çalışın. Eski eşinizle ilişkiyi mümkün olduğu kadar sorunsuz sürdürmeye çabalayın, mümkün değilse, sorunlarınızı çocuğunuza yansıtmayın. Çocuğunuzla ilgili konularda eski eşinizle işbirliği yapmanız da son derece önemli. Yalnız bunları yaparken abartıya kaçmamaya dikkat edin. Nitekim ihtiyaçlarının, sağlık sorunlarının ya da okul, disiplin problemlerinin her seferinde anne ve babasını bir araya getirdiğini fark eden çocuğunuz bu tür sorunlar “üretmeye” devam edebilir. Küçük Ağa dizisinde olduğu gibi… Sizi yeniden birleştirme isteği ile hareket eden çocuğunuz olmadık yollara başvurabilir, bu da hem onun hem de sizin için ciddi bir ruhsal yük oluşturacaktır. Örneğin, çocuğunuz rahatsızlandı, doktora gidilmesi gerekiyor ve bunu tek başınıza kolayca halledebileceksiniz. Sırf eski eşinizle işbirliği yapmak, çocuğa ikinizin de hala onu sevdiğini, onunla ilgilendiğini göstermek için eski eşinizi de çağırıp, gelmeye zorlamayın. Gelememesi durumunda ise ebeveynlik ve sorumluluk anlamında yetersizliği konusunda, özellikle çocuğun yanında, onu sorgulayıp suçlamalarda bulunmanın ve bağırıp-çağırmanın çocuğunuz için en yaralayıcı tablolardan biri olacağını unutmayın.
Çocuğunuzun boşanmayı saklanması gereken bir durum gibi algılamasının önüne geçerek, hayatlarındaki başka insanlardan ve uzmanlardan duygu ve düşünceleri ile ilgili yardım ve rehberlik istemeleri için onlara yardımcı ve yol gösterici olun. Yaşadıkları ve gösterdikleri tepkiler için suçlayıcı değil, anlayışlı ve destekleyici olun.  
Ve…. “Hayat bu yalnız çekilmiyor” diyenlerdenseniz boşandıktan sonra hayatınıza girecek olan kişileri, ancak ciddi ve uzun süreli bir ilişki söz konusu ise çocuğunuzla tanıştırmanızı tavsiye ederim. Zira hayatınıza giren her insanı çocuğunuzla her defasında tanıştırmayı tercih ederseniz ciddi bir öfke ve uyum sorunuyla karşı karşıya kalabilirsiniz. Bununla birlikte, çocuğunuza gelecekte yaşayacağı ilişkiler konusunda da yanlış bir model oluşturabilirsiniz. Ve eğer yeniden evlenme kararı aldıysanız, bu kişiyi çocuğunuza “yeni-cici anne” ya da “yeni-cici baba” olarak tanımlamaktan kaçının derim. Bırakın çocuğunuz bu kişiye nasıl hitap edeceğini, saygı sınırları çerçevesinde kendisi belirlesin.
Bu yazıya hiç ihtiyaç duymayacağınız mutlu evlilikleriniz olması dileğiyle... 

6 Mayıs 2015 Çarşamba

GÜLCAN'ın YÜRÜYÜŞLE İMTİHANI!

Merhabalar,

En son yazımda 2 kilo aldığımı belirttikten sonra yeni hedefler koyup yoluma devam edeceğimi söylemiştim hatırlarsanız. Önce size de tavsiye ettiğim gibi, bir gün yürüyüş, bir gün Zumba yapmayı planlıyordum ama havaların çok güzel olması ibreyi yürüyüşten yana değiştirdi. Bu gün sizlerle evimin önündeki yürüyüş yolunda çektiğim resimlerle süslü bir yürüyüşün faydaları yazısı paylaşmaya karar verdim ben de...

Hepimizin bildiği gibi sorunumuz ne olursa olsun doktora gittiğinde sordukları 3 soru var: "Ne iş yapıyorsun?", "Sigara, alkol kullanıyor musun?" ve "Spor yapıyor musun?". Bunun arkasından verdikleri tedavi önerileri de fix haliyle...Stresten uzak dur, sigarayı bırak ve spor yap...Bütün dertlerimizin kaynağı stres, tedavisi spor anlayacağınız. Stresle başa çıkma yolları ayrı bir yazının konusu...Bu gün spor, daha doğrusu yürüyüş konuşacağız. 

Bu konuda daha önce sizlerle Osman Müftüoğlu'nun yazılarını paylaşmıştım hatırlarsanız...Ama havaların kötü gitmesini bahane ederek bir türlü başlayamamıştım ben de yürüyüşe...Bazen hava, bazen zaman, bazen çocuk, hep ama hep mazeretlerimiz olmuyor mu zaten konu spor olunca? Neyse kilo aldığımı ve hedefimden gittikçe uzaklaştığımı görünce tüm mazeretleri çöpe attım ve BAŞLADIM...Günde 1 saat ve 5,5 km. yürüyorum... 

Daha önce de belirttiğim gibi evimizin önünde güzel bir yürüyüş parkuru var...Şelalesi, küçük havuzları, ağaçları, laleri ile güzel bir yol...Tek eksiğiniz müzik...Onu da teknoloji yoluyla hallettiğinizde keyifli ve tempolu bir yürüyüş için her şey hazır hale geliyor...Nitekim uzmanlar da bu tarz yürüyüşün kronik depresyona dahi iyi geldiğini, beyne giden oksijen miktarındaki artışın zihinsel potansiyeli yükselttiğini ve yürüyüş sırasında salgılanan endorfinin (mutluluk hormonu) uykusuzluk gibi sıkıntıya bağlı durumları engellediğini belirtiyorlar. Anlayacağınız seçim sürecindeki Türkiye için de ideal bir spor yürüyüş...Hem gerginliğimizi alıp, hem de doğru seçimler yapmamıza katkıda bulunabilir belki...Ama bunun için yürüyüş saatlerinizi iyi ayarlamanız lazım. Zira saat ondan sonra başlayan otobüsle müzik yayınlarının harap ettiği bünyeyi hiç bir sporun düzeltebileceğini zannetmiyorum...   

Şaka bir yana, uzmanlarımıza göre yürüyüş yapmanın vücudumuza yüzlerce faydası var ama ben sizler için burada sadece bir kaç tanesine yer verebileceğim: 
  1. Kan akımını ve miktarını artırarak, dolaşımı iyileştirip, kalp-damar ve beyinsel     hastalık risklerini azaltmak,
  2. Kalp kası dahil, bütün vücut kaslarını kuvvetlendirerek, daha etkin               çalışmalarını sağlamak,
  3. Sindirimi kolaylaştırmak,
  4. Şişmanlık riskini azaltmak,
  5. Lenfatik dolaşıma yardımcı olmak,
  6. Kan yağlarının (trigliserid) düzeyini düşürmek,
  7. HDL/LDL (iyi/kötü huylu kolestrol) dengesini düzenlemek,
  8. Eklem ve kasların esnekliğini artırarak, bel ve boyun ağrılarını hafifletmek,
  9. Kemiklerin sertleşmesini ve kuvvetlenmesini sağlamak.

Peki hiç mi zararı yok derseniz...Kuralına uygun yapılmayan bir yürüyüşün, herşey de olduğu gibi, sizin için sıkıntı yaratmaktan öteye geçmeyeceği de aşikar. O zaman ne yapmalı? Uzmanlarımız bunu da düşünmüşler ve bizler için şu kuralları sıralamışlar: 
  • Öncelikle, herhangi bir sağlık sorunumuz varsa ve 40 yaşın üstünde isek doktora danışmadan sıkı bir yürüyüş programına başlamayalım,
  • Kilo vermek için yürüyüş sırasında naylon gibi sentetik giysiler kullanmayalım,
  • Yürüyüş öncesinde ağır yememeye dikkat edelim,
  • Öncesi ve sonrasında susuz kalmayalım,
  • Spor ayakkabılar ile yürüyelim,
  • Tempolu ve en az yarım saat olacak şekilde yürümeye özen gösterelim,
  • Çok sıcak havalarda yürümekten kaçınalım, 
      Ve en önemlisi,
  • Herhangi bir sorun, sıkıntı hissettiğimizde yürüyüşü hemen bırakalım...
Hedefimiz tabii ki herşeyden önce sağlık... Ama benim yürüyüşlere başlama amacımın kilo vermek olduğunu da hepimiz biliyoruz. O nedenle bu sporu diyetle desteklemenin kilo vermenin olmazsa olmazı olduğunu ayrıca belirtmeme de gerek yok sanırım. Ne yazık ki hiç bir hapın, diyetin, hatta ameliyatın tek başına çözüm olmaması gibi sporun da tek başına kilo vermede bir faydası yok. Ama diyetle birleştirildiğinde ne kadar etkili olduğunu bu gün tartım ispat etti bana. Zira, 2 günde 1 kilo farketmişim! 

Uzun lafın kısası, çok basit bir programlama ile hayatınıza ekleyeceğiniz bir saatlik yürüyüş, yukarıda saydığımız bir çok faydanın yanında, sizlere yazın plajlarda kendinizi çok daha iyi hissedeceğiniz anlar bahşedecektir.  E daha ne diyeyim ben sizi motive etmek için? Bu kadarı bile yetmez mi?




4 Mayıs 2015 Pazartesi

TEKRAR MERHABA!!!

Günaydınlar,

Yeni bir ay, yeni bir başlangıç...Demiştim ya giderken döndüğümde kilo vermiş olmak değil, almamış olmak olacak amacım diye...BAŞARAMADIM!

Tam 2 kilo almış olarak döndüm memleketten. Anlayacağınız son 3 haftamı yedim tekrardan. Şimdi hızlı bir başlangıç yapıp kendime gelmem lazım. Acilen diyete geri dönüyor ve hayatımdaki hareketi artırıyorum. Zaten hatırlarsanız uzun süredir 64.9 kiloyu geçemiyordum. Gönül isterdi ivme aşağı doğru insin ama.... 

Her diyeti bozduktan sonra yaptığım gibi: Hedef büyüterek yola devam edeceğim. Bu arada kayınvalidem memlekete gitti. Seçim için geri gelecek...O nedenle yeni amaç 1 Hazirana kadar 59 kiloya inmek! Ho hoooo....Tam 8 kilo! Bu da haftada 1 kilo hedefini 2 kilo olarak revize etmek demek... İmkansız mı? Hayır! Tam tersine gayet normal...O zaman ne duruyoruz?

Ha bu arada neden kayınvalide diye sorabilirsiniz...Gittiği yerde herkese diyet yaptığımı söylemiş olması sizce bir sebep olarak yeterli mi?  

24 Nisan 2015 Cuma

5. HAFTANIN ARDINDAN


Günaydınlar,

5 haftamı bitirdim diyetimde. Ne yazık ki güzel haberler veremiyorum. İlk başta belirttiğim gibi hedefim hafta 1 kilo vermekti. Yavaş olduğunu biliyordum ama daha inanılır hedefler verebilirsem kendime hayal kırıklığına uğrama ihtimalimin düşük olacağını düşünmüştüm. Ama yine de bu gün klavyenin başına üzgün oturuyorum. Çünkü ne yazık ki iki haftadır 1 gram dahi veremedim. 64.9! Takılı kaldım bu kiloya. Her gün tartıya çıktığımda gördüğüm kilo bu. Nedendir bilinmez. Yediklerimi azaltamam çünkü zaten meyvelerimi hiç yemiyorum bu iki haftadır. Sanırım aktiviteyi artırmak gerekecek. 

Önümüzdeki hafta annemlerde olacağım. Memleketimin güzel havasını solumak yarar belki bana. Ama bu arada annemin o güzel yemekleri tarafından imtihana da tutulacağım. Bana şans dileyin ne olur! Gerçekçi bir hedef olsun diye önümüzdeki Cuma eve döndüğümde Cumartesi sabah tartıda şimdi yakındığım 64.9'u görmeyi hedefliyorum. 

Anlayacağınız bir hafta boyunca yazı yazamayacağım bloğuma. Ama döndüğümde bir de süprizim olacak size. Bu arada haftanın kitabı olarak seçtiğim Haluk Yavuzer'in Anne, Baba- Çocuk kitabını bitireceğim. Umarım döndüğümde hava da güzelleşmiş olacak Ankara'da... Hep beraber yürüyüşlerimize başlayıp, Zumbamıza devam edeceğiz yine. Ve kilo vereceğiz! Sağlık ve mutlulukla kalın...  












17 Nisan 2015 Cuma

YÜRÜYÜŞ DETOKSU YAPIN!

OSMAN MÜFTÜOĞLU DER Kİ:

En keyifli ve faydalı bahar egzersizi hangisi? hangi egzersiz bedensel olduğu kadar ruhsal detoksu da destekler, kilo vermeye, toksin temizlemeye, kıştan kalan kirleri silp süpürmeye yardım eder?Cevap sadece bir sözcükten ibaret: YÜRÜMEK!

Baharı her gün düzenli yürüyerek karşılayın. Hele bir de sağlığınız elverir, tempolu ( dk.da 120-140 adım) yürümeyi de başarabilirseniz, bunun en etkili forma girme ve detoks yöntemi olduğundan kuşku duymayın. Diziniz, beliniz, kilonuz, kalbiniz veya doktorunuz müsaade etmiyorsa tempolu yürüyeceğim diye kendinizi zorlamayın, dakikada 80-100 adımlık bir hızda yürümeniz de işe yarar. 

Yürürken nefes nefese kalmayın, tıkanıp yorulmayın, yorulunca dinlenip sonra tekrar deneyin. "İş güç çok her gün 30-40 dakika ayıramıyorum" diyorsanız günde iki kez 15 dakika ya da saat başı 5 dakika yürümeniz de işe yarar. Yeter ki vazgeçmeyin, yeter ki yürümeye devam edin. 

Dyt.NİLÜFER BAYRAM DER Kİ:

Sağlıklı yaşamın yükselişe geçtiği bir zamandayız. Bunu yaparken önemli bir şeyi atlıyoruz: Haz duygusu! Oysa haz duygusunu pas geçtiğinizde keyiften, lezzetten, kendini iyi hissetmekten de vazgeçtiniz demektir. Böyle bir durumda sağlık da uzun ömür de beş para etmez. 
Ne "beslenme terörü" estiren katı diyet listeleri, ne hala "ağrı yoksa kazanç da yoktur" diyebilen egzersiz önerileri iyi hayatın reçeteleri olamaz. 
Diyet ve egzersiz yaparken de gülüp eğlenmekten, hayattan keyif alıp, haz peşinde koşmaktan, dünyayla zevkli ve güzel ilişkiler kurmaktan vazgeçmemeli, bu tür vazgeçmeleri dayatanlardan da uzak durmalıyız. 

GÜLCAN DER Kİ:

Bu yazılar Zumbanın ve yürüyüşün kutsandığı yazılardır bana göre arkadaşlar. Her ne kadar gazeteyi elinize alıp okuduğunuzda haz verici spordan Pilates'in kastedildiğini görseniz de inanmayın derim ben. Onu da yapan biri olarak gerçekten harika bir spor olduğuna katıldığımı ama haz verici kısmında Zumba ile yarışa bile giremeyeceğini de belirtmek isterim. 

Sonuç olarak, spor programımızı baharın da gelmesinden cesaretle gün aşırı Zumba, geri kalan günlerde de yürüyüş olarak revize etmenin tam zamanıdır derim.   


13 Nisan 2015 Pazartesi

MERHABA

Yeni bir haftaya merhaba!

Yorucu bir hafta sonunun ardından yepyeni bir haftaya başlamanın rahatlığı içindeyim...Hadi itiraf edeyim: Cumartesi diyeti bozdum! 

Kendi doğum günümde dayanmıştım ama oğlumun doğum gününde yapılan hazırlıklar, üst üste ağırlanan misafirler derken ne pastaya ne de hazırladığım hamur işlerine hayır diyebildim. Bu gün ise tartıda 65.6 kiloyu gördüm. Hafta sonunun bana maaliyeti yarım kilo oldu anlayacağınız. İnşallah bu haftamı telafisi için harcayacağım. 

Her şeyin boşverildiği, sadece oğluma odaklandığım bu haftanın diğer bir aksayanı ise kitap okumaya yeterince vakit ayıramamam oldu. Kitabımız henüz bitmediği için yeni kitabın seçimi de bir hafta gecikmeli olarak bu perşembeye kaldı.

Umarım bu hafta kendime daha fazla vakit ayırabildiğim bir hafta olacak. Dolayısıyla da size...Tekrardan yeni bir haftaya merhaba!


2 Nisan 2015 Perşembe

GRİ ANKARA

KEYİFSİZİM...

Bu gün Ankara her zaman ki gibi GRİ...O kadar soldurdu ki benim renklerimi de, hiç uyanmak hatta uyandıktan sonra da yataktan kalkmak gelmedi içimden...Ve defalarca ve defalarca o bankada çalışmak zorunda olmaktan beni kurtaran Tanrıma ve eşime teşekkürlerimi sundum kendi kendime...

Hani cumartesi pazar demeden arayan, size sürekli bir şeyler satmaya çalışan o bankacılar var ya, zor biliyorum ama kızmayın onlara...Nasıl bir satış baskısı altında çalıştıklarını...Ailelerinden, kendilerinden, çocuklarından ne kadar fedakarlıkta bulunduklarını... Her gün Demoklesin kılıcı gibi tepelerinde duran "atılma" korkusunu duya duya uykuya daldıklarını çok ama çok iyi biliyorum ben...

Şimdi hesap verme zamanı...

Bu gün Zumba yapmadığım için yeni videoyu yükleyemiyorum özür dilerim. İnşallah yarına...

3. kitabıma dün gece başladım. Seda Kaya Güler'den Aşk, Seks ve Kadınlara Dair...Bu sefer hikayeler bizden olsun istedim. Kitapta 10 kadının hikayesi var. Yazarın söylediğine göre isimleri değiştirilerek kullanılan bu kadınların tamamının öyküsü gerçek ama bire bir yaşam öyküleri değil. Yazarımızın deyimiyle; " O kadınlarda sizden birşeyler var; benden, iş arkadaşlarımızdan, sırdaşımızdan, komşumuzdan, yolda karşılaştığımızi sinemada yan yana oturduğumuz, alışveriş yaparken çarptığımız kadınlardan; hepimizden bir şeyler var. Kısacası Türk kadınının yatak odası hikayesi var bu kitapta."   

Ve günün tek iyi haberi sabah tartıda 65.7 kilo geldim!

22 Mart 2015 Pazar

ÖZLEM


Günaydınlaaaarrrr,


Güneşi bir nebze de olsa görmek insanı ne kadar mutlu ediyor. Ben Aydın/ Sökeliyim. Ama 1992 senesinden beri Ankara'da yaşıyorum. 40 yaşında olduğum düşünüldüğünde ömrümün çoğu kısmı doğmadığım bu topraklarda geçmiş. 

Bizim memleketimiz yeşildir. Toprağı alabildiğine zeytin, incir ve deniz kokar...Ovasında ne ekersen o biter. Ülkemizin en bereketli topraklarına sahiptir benim memleketim. En uzun ömürlü insanları da Nazilli'sinde yaşar. Medenidir...Dost canlısıdır. Aydınlıktır benim memleketim...

Ankara ise gri bir şehir...Binaları, insanları, havası, toprağı...Her şeyi ile gri...Kar da yağmıyor ki artık, ağartsın biraz şehri...O nedenle daha bir önemlidir Güneş benim için burada...Bir saniye bile olsa yüzünü gördüm mü içim açılır...

Memleketimde kış sadece 3 ay iken burada 8 ayı bulur. Bir kirli soğuk insanın ruhuna kadar işler...Dışarı bile çıkmak gelmez içinden...Hem çıksa nereye gider ki insan? AVM'lere mi? Sizi bilmem ama dayak yemişe çevirir AVM'ler beni... 

Memleketimde laleler, papatyalar açmış şimdi...Yağmurlu da olsa gökkuşağını görüyorlarmış ardından...Toprak misss gibi kokuyormuş...Deniz daha bir maviymiş bu günlerde...Bütün ağaçlar çiçek vermiş...Arılar kafalarını çıkarmışlar kovanlarından...Güneş sarıyormuş kocaman kollarıyla hepsini...

Anlayacağınız memleketim çağırıyor beni...

18 Mart 2015 Çarşamba

DİYETİMİZ

Hayat bu kaldığı yerden devam ediyor...

Bu gün sizlere diyetimizin olmazsa olmaz kuralları hakkında bilgi vereceğim. Bir de diyetin olmazsa olmazı fiziksel aktivitelerimiz...

Öncelikle diyet listesine geçmeden belirtmek isterim ki bu liste benim yaşım (40), kilom (68) ve sağlık durumum (İnsülün direnci) dikkate alınarak hazırlanmış bir diyet...Ama 70 kilo üstünde değilseniz ve çok özel bir sağlık sorununuz da yoksa bu diyeti gönül rahatlığı ile uygulayabilirsiniz...Ben daha önce bu diyetle (3) ay içerisinde 67 kilodan 54 kiloya kadar düşmeyi başarmıştım. Tekrar kiloları geri almamın tek nedeni ise yeme bozukluklarım oldu...Bu seferi farklı kılan kendimi her gün buradan afişe etmem olacak daha önce de dediğim gibi...Neyse...
  1. Diyete başlamadan önce kendimize (1) adet kupa belirliyoruz. Bu bizim ölçü kabımız olacak. Nescafe içtiğimiz herhangi bir saplı kupa olabilir...Yiyeceğimiz sebze yemeklerinin/yoğurdun   ve içeceğimiz sütün porsiyonunu bu şekilde hesaplayacağız.
  2. Sebze yemeklerini pişirirken (1) kilo sebzeye (2) yemek kaşığı sıvı yağ hesabıyla pişiriyoruz ve mümkünse soğanı kavurmadan çiğden hazırlıyoruz yemekleri...
  3. Yemekler dışında salatalarda kullanmak için günlük (3) tatlı kaşığı sıvı yağ hakkımız daha var. Bunu 1,5-1,5 olacak şekilde (2) öğünde yiyeceğimiz salataya paylaştırarak kullanabiliriz.
  4. Salatalarımızı kırmızı lahana, havuç, turp, mısır ve taze kırmızıbiber koymadan hazırlıyoruz.
  5. (5) kilo verene kadar çorba, pilav ve makarnadan uzak duruyoruz.
  6. 30 gr. etin, 30 gr. beyaz peynir veya 1 yumurtaya eş değer olduğunu unutmuyoruz.
  7. Yoğurdumuza eklemek için  aktarlardan keten tohumu temin ediyoruz. (Size ekstradan aldıracağım tek şey bu ve bir de diyet bisküvi olacak...)
  8. Tabii ki kızartma ve şarküteri ürünleri bir süre hayatımızın dışında tutulacak...Alkol de...     
Gelelim olayın aktivite kısmına...Haftada 140 dk. olacak şekilde yürüyüş yapabilirsiniz. Bunu günde 20 dk. olacak şekilde de ayarlayabilirsiniz, haftada 3 gün 45'er dk olacak şekilde de ayarlayabilirsiniz. Tamamen o günkü programınıza ve sizin keyfinize kalmış...Ama benim size şiddetli tavsiyem ZUMBA olacak...Gülse Birsel'in bu hafta sonu Hürriyet'teki köşesinde yazdığı gibi "Ortamda bazen Rihanna bazen oryantal çalıyor. Kıvırıp zıplayarak, gerdan kırıp el çırparak, dans eder kisvesi altında ciddi spor yapıyor" sunuz...Bu konuda da neler yapabileceğinizi yine buradan paylaşıyor olacağım sizinle..

Görüşmek üzere...

17 Mart 2015 Salı

ÖZÜR DİLERİM...

Günaydınlar,

Daha ilk günden çark etmek istemezdim ama hayatın meydan okumaları çok zamansız ve acımasız oluyor. Bu gün cenazemiz var...Umarım yarın hayata kaldığımız yerden devam etme gücünü bulacağız....


16 Mart 2015 Pazartesi

Nedenler ve Nasıllar...

Günaydınlar,

Sizlere bu gün kilo vermeye karar verişimin daha doğrusu bunu cümle aleme ilan edip, rezil olmayı göze alışımın hikayesini anlatacağım...

Komiktir, ilk kilo verme çabalarım 52 kilo iken başladı...Şimdi ulaşmaya çalıştığım kilodan o zamanlar kurtulmaya çalışıyordum. Çünkü üniversiteye başladığımda 41, mezun olduğumda 48 kilo idim. Bu arada işe girdim, iş değiştirdim ve 2 sene daha geçtiğinde ben tam 52 kiloydum ! O lanet olasıca (???) kilodan kurtulmak için bitkisel kökenli olduğunu iddia ettikleri bir ilacı bile denetim. Hiç bir işe yaramadığı gibi bir sabah uyandığımda yüzüm dahil her yerimde kırmızı noktalar çıkmıştı ve benim geçmeyecekler diye ödüm patladı... Evet vücudum yükselme trendine başlamıştı ve durdurulamayan bu yükseliş şu an için 68. kiloda duraklama dönemini yaşıyor... Şöyle bir bakıldığında geçen 15 yılda tam 16 kilo almışım...Desem inanmayın çünkü arada verip aldıklarımla herhalde 50'yi yakalamışımdır.

Sizlere bunun sebepleri ile ilgili BAHANELER üretip kendimi kandırmaya devam etmeyeceğim... Nitekim hayatı benimle paralel ilerleyen ve hatta boşanarak hayat mücadelesine tek çocuğu ile devam etmek zorunda kalan arkadaşlarım da oldu ama hiçbiri benim gibi kilo alıp, deforme olmayı başaramadı...Yani benim yaşadıklarım bence dış koşulların, hayatın zorlamasından farklı bir şeydi...Peki neydi?

Bence bu, yani aynada gördüğünüz kişiyi artık tanımamaya başlamanızla nihayetlenen süreç insanın dışıyla değil, içiyle ilgili bir şey....Bu kendini kaybetmekle, kendinden vazgeçmekle ilgili bir şey...Hayatta daha önemli şeylere kendini kanalize ettiğine inandırıp yaşamı umursamamak ile ilgili bir şey...Ama bu o kadar doğal bir süreç ki bir noktadan sonra kendinize olan inancınızı, yaşama olan bağınızı, geçmişinizi tamamen kaybettiğinizin farkına bile varmıyorsunuz. Bunun aslında hayatınızdaki pek çok şey gibi bilinçli yapılan seçimlerden ibaret bir sonuç olduğunu yadsımaya başlıyorsunuz. Doktorlara taşınıp dışarda bir sebebin olduğuna ikna edilmek istiyorsunuz.

Ve kabullenmek zorunda kaldığınız nokta şu oluyor...Hayat ya da kader denilen şey bilinçli veya bilinçsizce ama sadece sizin yaptığınız seçimlerin toplamından oluşuyor. Tesadüfler, bu seçimlerin gideceği yönde küçük kırılmalar oluşturduğunda ise kendinizi daha önce cesaret edemeyeceğinizi düşündüğünüz şeyleri yaparken buluveriyorsunuz. Peki benim hayatımdaki tesadüfler nelerdi?

40. yaş günüm yaklaştıkça (6 Nisan ) " ölmeden aynalarda tekrar kendi yüzümü görmeyi başarabilecek miyim" sorusu daha çok kafamı meşgul etmeye başlamıştı. Ne yapmam gerektiğini elbette biliyordum ve bunu defalarca deneyip başarısız olmuştum. Evde tam 4 adet diyet kitabım vardı ( Virgin, Karatay, Gİ ve Dukan ) ve ben hepsini deneyip 3-4 kilo verdikten sonra daha fazlasını geri alarak noktalıyordum bu işi. Neden? Oğlumun okuldan getirdiği bir ankete verdiğim cevaplar zaten bildiğim bir gerçeği tokat gibi çarptı yüzüme...Ben yalnız olduğum müddetçe yaptığım diyete sadık kalıyor ama insanlara diyette olduğumu söylemek yerine diyete son vermeyi tercih ediyordum...Ya şişman olduğumu kabul etmek zor geliyordu ya da diyetteyim deyip başarısız olmak korkutuyordu beni...Anladım ki bu korkumu yenmez isem asla kilo vermeyi başaramayacaktım. Ve ertesi gün Julie&Julia'yı izledim. Ne yapmam gerektiğine de o zaman karar verdim. Bir blog açacak ve siz beni fark edene kadar bütün dünyaya "DİYETTEYİM" diye haykıracaktım...

Bu bir kendi kendine meydan okuma...Yarın bu meydan okumanın ilk günü...Size yapacağım diyeti anlatıp gün be gün tüm açık kalpliliğimle hesap vereceğim. Yalan yok, bahane yok...

13 Mart 2015 Cuma

Merhaba

Merhaba,

Blogu oluşturup yakında yazılarımla buradayım yazalı neredeyse 4 yıl olmuş...Eh pek yakın bi zaman sayılmaz ama nihayet buradayım işte...

Beni bu konuda cesaretlendiren bi film izlememiş olsa idim bu da pek mümkün olmayacaktı ama neyse...Bu da demektir ki: Hayattaki şeylerin sadece birer tesadüf olarak mı kalacağı ya da "Herşey de bir hayır vardır"a mı dönüşeceği tamamen size kalmış...

İlk yazımda neye yer vereceğim ve bloğu ne üzerine kurgulayacağım filmi izlediğim günden beri aklımda. Bu arada filmin adı Julie & Julia. Meryl Streep ve Amy Adams'ın başrolünde oynadığı 2009 yapımı harika bir film. Bu film hakkında söyleyebileceğimiz tek şey; zamanı ve mekanı apayrı iki sıradan(!) kadının tutku ve cesaretle yola çıkıldığında hiçbir şeyin imkansız olmadığını kanıtladığı sıcacık bir film olduğu. Bu günlerde bir şeyler yapıp yapmamak konusunda kararsızsanız kesinlikle izleyin derim.

Filmde Julie depresif hayatını bir blog kurarak renklendirmeye çalışıyor...Ama normal bloglardan biraz farklı bir şekilde yapıyor bunu. Kendisine bir zaman ve hedef belirliyor. Amerikalılara Fransız mutfağını öğreten Julia Child'ın yemek kitabında yer alan 524 tarifi 365 günde yapma hedefi. Ve tam 365 günün sonunda bloğunu kapatıyor.

Gelelim benim sizlere bunları niye anlattığıma...Benim bloğum biraz daha farklı bir kurgu içinde olacak. Başlıkta da dediğim gibi...Yaşadığımız, yaşayamadığımız ve yaşamak istediğimiz herşeyi paylaşmak için açtım bloğumu...Ama benim de bir zaman sınırlı hedefim olacak. Tabii bu sürenin sonunda bloğu kapatmayacağım ama sizinle önce/sonra fotoğraflarımı paylaşacağım. Ta taaaammm...,

Benim hedefim tam 16.07.2015 tarihinde 52 kilo olmak...Nedenleri ve nasıllarıyla pazartesiye burada olacağım...Bu arada şu anda 68 kiloyum. Ve boyum sadece 152 cm...