İzlediklerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İzlediklerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Haziran 2015 Salı

SİZİN DİNOZORUNUZ HANGİSİ?



Daha düne kadar portakala "porkatal", lavobaya "lalabo", müfettişe "müteffiş" diyen oğlumun şu dinozorların Latince isimlerini nasıl olup da hatasız telaffuz edebildiğine olan şaşkınlığım geçmeden, hala neden kedi-köpek değil de dinozor diye düşünürken ve okul derslerinde gösteremediği başarıyı dinozor testlerinde kaydetmesini ibretle izlerken kendimi yeni bir dinozor sağanağının içinde buldum...Bizlerin hayatına 1993 yılında Steven Spielberg'in yönettiği ve daha sonra 2 devam filminin daha çekildiği Jurassic Park ile giren dinozorların artık çocuklarımızın ve hatta torunlarımızın hayatında da vazgeçilmez bir yer edineceklerine kesinlik kazandıran Jurasic World'u izledik oğluşumla karne hediyesi olarak... Ve şimdi hayatımızda gerçek olan onlarca türü yetmiyormuş gibi bir de nur topu gibi Indominus Rex adında hayali bir dinozorumuz var. 

Hatırlıyorsanız Jurassic Park'ta, fosilleşmiş bir sivrisinekten çıkarılan dinozor kanından elde edilen DNA ile bilim adamları dinozor türünü yeniden canlandırıyor ve açılan bir tür hayvanat bahçesinde sergilemeye başlıyorlardı. Ve dinozor embriyolarını ele geçirmek isteyen birinin güvenlik sistemini devre dışı bırakmasının ardından dinozorların serbest kalması ile macera başlıyordu. Adanın ilk ziyaretçileri olan bir avukat, bir matematikçi, bir dinozor uzmanı, bir bitki bilimci ve hayvanat bahçesinin sahibi Dr. Hammond'un torunları ile Raptorlar ve T-Rex'in arasında geçen kovalamaca sahneleri bizleri koltuklarımıza çivilemişti. Michael Crichton'un romanından uyarlanan, o zaman için oldukça özel efektlere sahip olan ve Sam Neil, Laura Dern, Jeff Goldblum ve Samuel L. Jackson gibi kaliteli bir oyuncu kadrosuna sahip film hem büyük bir gişe başarısı elde ederek aynı türde yüzlerce filmin çekilmesine yol açmış hem de maketler, figürler, oyunlar ve daha neler nelerle dinozorları ailemizin hayvanı haline getiren büyük bir sanayinin de kapısını aralamıştı. 

Serinin 4. filmi diyebileceğimiz Jurassic Worl'de ise açgözlü insanoğlunun eldeki ile yetinmeyip başını derde sokmasının bir örneğini daha izliyoruz. İMDB notu 7,5 da kalan ve 12.6.2015 tarihinde gösterime giren film Colin Trevorrow tarafından yönetilmiş. Filmin yönetmenini 2012 yapımı Safety Not Guaranteed isimli filmden tanımamız gerekiyormuş ama ne yalan söyleyeyim ülkemizde Zaman Yolcuları adıyla gösterilmiş filmi benim izlemişliğim yok.

Jurassic World ile aradan 23 yıl geçtikten sonra neredeyse bir eğlence parkı olarak yeniden dizayn edilmiş adaya geri dönüyoruz. Havadan yapılan çekimlerde gördüğümüz üzere muhteşem bir ormanlık  alana sahip ada bir yanda dev su altı dinozoru diğer yanda serbest bir şekilde dolaşan diğer dinozor türleri ile gerçekten ihtişamlı bir görüntüye sahip. Ve gemilerle getirilen binlerce insanla birlikte, iki çocuk kahramanımızın da ( Ty Simpkins ve Nick Robinson) parkın yöneticisi teyzeleri Claire'in
(Bryce Dallas Howard)  misafiri olarak geldikleri parkta büyülenmiş bir şekilde ve heyecanla oradan oraya koşuşturmalarını hiç yadırgamıyoruz. Bu heyecanın korkuya dönüşmesi ise çok uzun sürmüyor tahmin edeceğiniz gibi. İnsanoğlunun hep daha fazla, daha büyük ve daha korkuncunu istemeye olan eğilimi nedeniyle parka daha fazla müşteri çekmek için yaratılan ve üzerine takılan izleme cihazını koparıp atacak kadar zeki ve kamufle olabilme gibi farklı özelliklere sahip T Rex- Raptor karışımı dinozorumuz Indominus Rex zekası sayesinde hapsedildiği yerden kurtuluyor ve filmin kahramanları için gerilim dolu ve heyecanlı bir macera böylelikle başlıyor.

Kocaman cüssesi, keskin dişleri, korkunç kükremesi ve önüne geleni insan hayvan demeden ""zevk için" öldürmesi ile bizleri korkutması beklenen yeni dinozoru durdurmak için ise önceki filmlerden farklı olarak yine bir dinozor türünden raptorlardan medet umuluyor. Filmin ilk süprizi ile burada karşılaşıyoruz. Diğeri ise filmin sonunda... Bu aşamada devreye giren ve raptorların eğitmeni olan erkek kahramanımız Chris Pratt'in rol aldığı yandaki sahne filmde benim en beğendiğim sahne oldu. Filmde buna benzer bir çok sahne var ve zaten görsel efektlerin kalitesi, dinozorların tasarımı ve aksiyon sahnelerindeki çekimlerin başarısı bu filme gitmeniz için en büyük neden... Onun dışında ne var derseniz benim için hayal kırıklığı...

Nedenine gelince...Öncelikle ne yazık ki filmin ana kahramanları Chris Pratt ile Bryce Dallas Howard'ın kimyasının pek tuttuğunu, birbirlerine yakıştıklarını ya da oyunculukları ile seyredenleri kendilerine hayran bıraktıklarını söylemek pek mümkün değil. Bu sebeple özellikle ilk filmin oldukça gerilerinde kalıyor film. Ayrıca, aynı tip oyuncu karakterleri (çocuk oyuncular, çılgın bilim adamı, parkın sahibi vs), araba altına veya içine saklanan kahramanların yanında beliren dinozorun koca gözü, insanların saklandıkları yere bir türlü kafasını ya da ellerini sokamayan koca bir dinozor ve tepede yüzlerce yırtıcı kuş uçup panik olan insanlara saldırırken ortada durup öpüşen çiftimiz gibi pek çok klişe mevcut filmde. Doğrusu günlük hayatımızın bir parçası haline gelen dinozorların tekinsiz bakışları veya keskin dişleriyle kükremeleri de pek korku ve şaşkınlık uyandırmıyor artık bende. Belki genetiği ile oynanmış yeni dinozorumuzun daha zeki ve insanları ters köşeye yatıracak bir iki hamlesi bu filmi benim için daha eğlenceli hale getirebilirdi. Hatta ben uzun süre Indominus Rex'de insan geni olduğunu itiraf edecekler beklentisi ile izledim filmi. Ama olmadı. Beklentilerimin gerçekleşmesi için belki de, dinozor yumurtaları ile kaçan ve ilk filmde de yer alan tek oyuncu olan BD Wong'un (çılgın bilim adamı) devam filmi olacağına dair uyandırdığı izlenimin sonucunu beklemek gerekecek. Hep beraber göreceğiz.     

Bu arada başlıktaki sorunun bizim için yanıtı: CARNOTAURUS ! 



3 Haziran 2015 Çarşamba

THE İMİTATİON GAME: ENİGMA


BAZEN KİMSENİN HAYAL EDEMEDİĞİ ŞEYLERİ, HAYAL EDİP YAPABİLEN İNSANLAR VARDIR... 

Filmi vizyonda olduğu dönemde izleme fırsatı yaratamamıştım kendime. Hatta sinemaya gittiğim gün tercihimi Whiplash'den yana kullanmıştım. Ama hiç pişman değilim! Tabii bu yargı kesinlikle Enigma'nın kötü bir film olmasından değil tamamiyle Whiplash'e olan hayranlığımdan kaynaklıyor. Whiplash hakkındaki görüşlerimi daha önce paylaşmıştım sizinle, dün ise Enigma'yı izledim D-Smart'ta ve insanların kendilerinden farklı yaşantıları olan insanlara karşı ne kadar acımasız olabildiklerine yeniden tanık oldum. O kişi binlerce hatta milyonlarca insanın yaşamını kurtaran bir dahi de olsa. Sizlere de çookkk tanıdık gelmiyor mu?

Andrew Hodges'in Alan Turing'in hayatını anlattığı "Alan Turing: The Enigma" kitabından yönetmen Morten Tyldum tarafından beyazperdeye aktarılan, En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil 8 dalda Oscar'a aday olan ve En İyi Uyarlama Senaryo dalında bu ödülü kazanan film, Benedict Cumberbacht'ın başarılı performansı ve Naziler nasıl kaybetti sorusuna II. Dünya Savaşı'nı konu alan çoğu filmden çok daha açık biçimde cevap verdiği temiz senaryosu ile oldukça başarılı diyebiliriz kanımca...Cephede yaşanılanlarla ilgilenmeyen, çok fazla dış mekan çekimlerine de yer vermeyen film buna rağmen oldukça sürükleyici...Bunda olayların kronolojik, düz bir şekilde anlatımı yerine geçmiş ve geleceğin iç içe geçirilerek anlatılmasının payı büyük. Bu, aynı zamanda izleyici olarak bizim kafamızda oluşan soruların cevaplarını daha kolay bulmamızı ve olaylar arasındaki bağlantıları daha kolay kavramamızı sağlıyor.  
Gelelim filmin konusuna: Film Alan Turing'in bir sorgu odasında dedektif Robert Nock'a ifade verdiği sahne ile başlıyor ve anlatılan olayların beyaz perdeye aktarılması şeklinde devam ediyor. Arka planı II. Dünya Savaşı'nın Nazi Almanyası'nın hâkimiyetinde birden çok cephede çok çetin biçimde devam etmesi oluşturuyor. Filmin bir başarısı da burada ortaya çıkıyor. Bize cepheyi göstermeden de savaşı hissettiriyor. İngiliz İstihbaratının tüm yoğun çabalarına ve yüzlerce kişiyi çalıştırmasına rağmen Almanların kullandığı Enigma şifreleme sistemini çözmeyi başaramadığını, çok gizli bir biçimde şifrelenen bu yazışmaların, İngilizlere ve müttefiklerine çok ağır kayıplara mal olduğunu öğreniyoruz. Bunun üzerine İngiliz hükümeti çözüm olarak Deniz Kuvvetleri Komutanlığı çatısı altında ülkenin en iyi şifre çözen beyinlerini ve kriptoloji uzmanlarını topluyor. Bu isimlerden birisi de farklı çalışmalarıyla tanınan ve kendi yöntemlerinden ödün vermeyen genç profesör Alan Turing. Ekibin diğer üyeleri günlük şifreleri kırmak için çabalarken, kendini ekipten soyutlayan zeki ve kibirli profesörümüz bu şifreleri düzenli olarak çözebilecek bir makina inşa etme çabasına girişiyor. Film bize, ekibiyle bütünleştiği ölçüde başarıya ulaşması da kolaylaşan Turing'in sadece ekip arkadaşlarıyla olan ilişkilerini, zamana karşı mücadelesini değil karakter değişimini, lisedeyken yaşadıklarını ve homoseksüellikle suçlandığı 1950'li yıllardaki gelişmeleri de aktarıyor. 

Filmin sonunda duyularımın kilitlendiğini hissettim diyebilirim size... Şöyle ki; film boyunca anlatılan adam II. Dünya Savaşı'nın seyrini değiştirecek bir buluşa imza atmakla kalmamış bunun ahlaki ve vicdani sorumluluklarını da üstlenecek kararlar alarak neredeyse tek başına savaşın iki yıl daha erken bitmesini sağlamış ve on milyonlarca insanın yaşamını kurtarmıştı.  Ve bu adam filmin son cümlesinde vurucu bir şekilde belirtildiği gibi bu gün hepimizin elinin altında olan bilgisayarların temellerini atmıştı. Hatta aynı adamın fikirleri ölümünden yıllar sonra bile yapay zekadan nano teknolojiye, moleküler biyolojiden matematiğe kadar her alanda hala geçerliydi, hala kullanılır durumdaydı... Ama bu adam özel hayatı ile ilgili bir konuda suçlanarak (1950'li yıllarda İngiltere'de eşcinsellik bir suçmuş) bir yıl boyunca kendini hadım edecek hormon tedavisine mahkum edilmişti ve bunun fiziksel ve ruhani yükünü kaldıramadığı için kendi hayatına son vermeyi seçmişti...Hizmetçisi tarafından ölü bulunduğunda sadece 41 yaşındaydı ve başucunda yarısı yenmiş bir elma vardı...10 Eylül 2009 tarihinde yani ölümünden 50 yıl sonra Başbakanı Gordon Brown tarafından ünlü matematikçiye yapılanların korkunç olduğunu kabul eden İngiltere'nin kendisinden özür dilediğini öğrendim ama insanlığın kaybettiği değerin yanında bunun ne önemi olabilirdi ki...

Filmin içinde harika diyaloglar mevcut... Ama size özellikle son sahnede Clarke'ın Turing'e "normalleşmek" istediğini söylemesinden sonra söylediği şu sözleri aktarmak isterim: 

" Biliyor musun, bu sabah sen olmasaydın, şu anda var olmayacak olan şehrin birinden geçen bir trendeydim. Sen olmasaydın muhtemelen ölmüş olacak bir adamdan bilet aldım. Tüm konularda bilimsel araştırma yapabiliyorsam, hepsi yalnızca senin sayende. Şimdi normal olabilmeyi istiyorsun ki emin ol ben istemezdim. Öyle olmadığın için dünya son derece iyi bir yer..."  

11 Mayıs 2015 Pazartesi

YENİLMEZLER 2: ULTRON ÇAĞI


AKSİYON VAR, KOMEDİ VAR, AŞK VAR VE SONUNDA YİNE İYİLER KAZANIYOR! DAHA NE OLSUN?



Film 1 Mayıs'da gösterime girmeden çok önce oğlum filmi izlemeye gideceğimiz konusunda hem babasına hem de bana söz verdirmişti bile. Anneannesinden döndüğümüz günün ertesinde yani 2 Mayıs'da soluğu sinemada aldık biz de...Anlaşılan filmi bu kadar merak eden sadece biz değilmişiz çünkü IMAX seanslarında yer bulabilmemiz mümkün olmadı. Biz de filmi 3D ve oğlumuzla birlikte gittiğimiz için haliyle Türkçe dublajlı olarak izledik. Filmin fragmanlarında Ultron seslendirmesi bir harika olduğu için Türkçe izleme konusunda tereddütlerim vardı ama açıkça söylemek gerekirse dublajlı hali de bir o kadar başarılıydı.

Çocukluğumdan beri çizgi romanları çok ama çok sevmişimdir. Gerçi ben daha çok Zagor, Swing, Ret Kit, Tom Miks vb. kitapları okurdum. Televizyonla tanıştıktan sonraki ilk kahramanlarımdan biri ise Süperman olmuştu. Tabii hayatımıza Marvel'in girmesi ile bu çıta her filmde biraz daha yükseldi. Örümcek Adam'la başlayan macera, Batman, Hulk, X Men, Kaptan Amerika, Thor, Demir Adam şeklinde uzadı gitti. 2012'deki ilk Yenilmezler filmi ile sevilen tüm kahramanlarını aynı filmde toplayan Marvel çizgi roman meraklılarını da bu anlamda epey mutlu etmişti. İlk filmin oldukça eğlenceli olması nedeniyle ne yalan söyleyeyim ikinci filmi oğlumuz kadar biz de merak ediyorduk. Ama...Ben kendi adıma biraz hayal kırıklığına uğradım. 

Sebeplerine gelince...Öncelikle film 2 saat 22 dakikalık süresine rağmen bir hayli kısa! Çünkü yönetmenimiz Joss Whedon tarafından filmin gelişme bölümünde eski kahramanlarımız, yeni katılan ikizler ve iki de robot olmak üzere toplam 10 kahramanın da şahsi hayatları, korkuları veya geçmişlerine biraz daha derinlemesine göz atmamızı sağlayacak sahnelerle bombardımana tutuluyoruz. Ama hiç birine ayrılan süre o karakterleri aydınlatmak ve onları oldukları duruma getirenin ne olduğunu anlatmak için yeterli değil. Dolayısıyla, çok kısa bir sürede kahramanlara dair sonu bir yere bağlanamayan o kadar çok detayla karşılaşmak bir yerden sonra neyin nereden geldiğini, ne olup ne bittiğini takip etmeyi bayağı bir zorlaştırıyor. Anlayacağınız filmden çıktığımda kafam bir hayli karışmıştı. Herşey yarım yarım kaldığı için de pek tatmin olmamış buldum kendimi. Keşke Alacakaranlık'ın son filminde olduğu gibi 2 bölüm olarak çekilseymiş film dedim kendi kendime...Sanırım filmi daha iyi anlayabilmek ve kaçırdıklarımızı yakalayabilmek için bir daha izlememiz gerekecek. 

Bununla birlikte, oyuncu kadrosunun çok iyi olması, komedi-aksiyon dengesini iyi ayarlayabilen senaryosu ve teknolojinin nimetlerinden son derece iyi faydalanılmış olması filmi sıkıcı olmaktan kurtarıyor. Hatta denilebilir ki kafa karışıklığına rağmen 2,5 saat sıkılmadan o koltuklarda oturmanızı sağlayan çok çok iyi sahneleri var filmin. Özellikle, Hulk ve Demir Adam'ın Hulk'la beraber tasarlamış olduğu Hulkbuster arasındaki dövüş sahnesi, Thor'un çekici ile ilgili esprilerin bulunduğu sahneler, Hulk'la Kara Dul arasındaki flört sahneleri... Ve tabii ki Kaptan Amerika'nın yakışıklılığı, Tony Stark'ın engin karizması ve kötü adam Ultron'un harika seslendirmesi... 

Unutmadan, diğer Marvel filmlerinde de olduğu gibi film bitince hemen salonu terk etmemek gerekiyor... Zira film bittikten sonra verilen süpriz sahne, bizleri yeniden bir sonraki Marvel filmini merak ve heyecanla bekler halde bırakıyor.  

28 Mart 2015 Cumartesi

Hayattan Rengi Alın... Geri Neyi Kalır Ki?


PLEASANTVİLLE (YAŞAMIN RENKLERİ)


Üniversite yıllarımda sinemada izlediğim ve çok sevdiğim film şu sıralarda D-Smart'ta tekrar yayınlanıyor. Bana sımsıcak bir nostalji yaşatan filmimizin kahramanları David ve Jennifer 90’lı yıllarda yaşayan iki kardeş.  David, çevresi ile iletişim kurmakta zorlanan, içine kapanık, kuralcı  ve inisiyatif alamayan bir çocuk iken, ablası Jennifer daha asi, okulda pek başarısı ve popülaritesi olmayan ve düşüncesiz bir kız. David'in hayatı hem pek anlaşamadığı ablası hem de kocası tarafından terk edildiği için kendine olan güveni ve enerjisini kaybetmiş annesi sebebiyle pek de yolunda gitmiyor. Belki de bu yüzden David'in en sevdiği şey herşeyin yolunda gittiği  "Pleasantville" dizisini izlemek. Pleasantville, bir televizyon dizisinde kurgulanmış, hayatın tamamen siyah-beyaz tonlarda yaşandığı, küçük ve kendine yeten bir kasaba. Kasabanın insanları müthiş bir uyum içerisinde, kurallara ve birbirlerine bağlı yaşayan sürekli gülümseyen insanlar. Ve bu kasabada kötü/olumsuz hiçbir şey mevcut değil, yağmur, ateş hatta tuvalet... Bir gün esrarengiz bir televizyon tamircisi, David’in evine tuhaf bir televizyon kumandası bırakıp, David de bu kumanda ile ablası Jennifer’ı da yanlışlıkla yanına alarak Pleasantville’in içerisine girmeyi başarınca başlıyor her şey...

Birbirine tamamen zıt karakter ve cinsiyette iki kardeşin kendi zamanlarından tam 40 yıl öncesine ait bu kusursuz kasabada yaşamak zorunda kalınca yaptıklarından kasabanın ve kasabalıların nasıl etkilendiklerini, değiştiklerini görmek gerçekten keyif verici. Hele ilk olarak bir gülle başlayan ve sonunda tüm kasabaya yayılan renklenme sahneleri...Aşıklar Tepesi'nde David'e kız arkadaşının kırmızıya dönen elmayı uzattığı sahne...David'in annesinin yüzünü boyadığı ve basket toplarının hiçbirinin potayı bulmadığı sahneler...Filmin tamamı zengin alt okumalara sahip bu ve benzeri pek çok sahneden oluşuyor. 


Ve film tam 2 saat boyunca kesinlikle ama kesinlikle hiç sıkmadan statükoyu ve çocukların ahlaklı ve akıllı yetiştirildiği, babaların mükemmel ve muhafazakar baba, annelerin mükemmel aşçı olduğu, düzenli bahçe içerisindeki müstakil evlerde yaşanan geleneksel Amerikan hayatını sorguluyor. Hayatın sadece sürekli gülen yüzler ve tıkır tıkır işleyen kurallardan ibaret olamayacağını düşüncenin, özgürlüğün, aşkın, seksin, şiddetin, üzüntünün kısacası bütün insani duyguların bir bütün olarak hayatın renklerini oluşturduğunu anlatıyor. Ve şunu ispatlıyor bize: Hayattan rengi alın, geri neyi kalır ki? 
     

Gary Ross'un yönettiği, başrollerini Tobey Maguire, Reese Witherspoon, Jeff Daniels, William H. Macy ve Joan Allen'ın paylaştığı 1998 yılı yapımı bu filmi izlemenizi tüm kalbimle tavsiye ediyorum. 





19 Mart 2015 Perşembe

WHİPLASH

ENFES BİR FİLM!

Eşim bu yılki kış iznini şubat tatilinde alamayınca Ankara'dan kaçma şansımız olmadı...Ama demiştim ya hayattaki tesadüflerin tesadüf olarak mı kalacağı ya da "Her işte bir hayır vardır"a mı dönüşeceği size kalmış diye...Oğlumuz okulda olduğu için uzun zamandan beri elimizden alınan yalnız vakit geçirme fırsatını dibine kadar kullanmış olduk böylece...Yaptığımız en güzel şey ise Whiplash isimli bu filme gitmek oldu...



Miles Teller ve J.K.Simmons'ın başrollerini oynadığı Damien Chazelle tarafından yönetilen 2014 yapımı film başarının ter ve gözyaşı olmadan kazanılamayacağı üzerine kurulu harika caz parçaları ile bezeli insanın yüzüne tokat gibi çarpan bir film. 

Filmin konusu kısaca şöyle: Manhattan'daki Shaffer Müzik Konservatuarı'nda eğitim alan Andrew Neyman, hırslı bir öğrencidir ve en iyi olmak için sıkı bir şekilde çalışmaktadır. Bir akşam çalışması sırasında okuldaki herkesin saygı duyduğu bir o kadar da korktuğu profesör Terrence Flether'ın dikkatini çeker ve onun ekibine seçilir. Profesör öğrencilerindeki potansiyeli ortaya çıkarabilmek için onları hem duygusal hem de fiziksel olarak zorlamaktan çekinmeyen bir öğretmendir. Onun ekibindeki herkesin başarılı bir müzik kariyeri edinmesi sebebiyle öğrencileri bu zorlu disiplin sürecine katlanmayı tercih etmektedirler. 

Biz eşimle bu filmi tabii ki çocukların nasıl bir eğitim alması gerekir üzerinden izledik...Katılırsınız veya katılmazsınız ama filmin en can alıcı repliğine katılmadan edemedik: " İngiliz dilindeki en tehlikeli kelime 'Good Job'dır." Good Job alt yazıda "Aferin" olarak verildi. Ki bence doğrusu da buydu. Her yaptığı "Aferin" ile karşılanan bir çocuğun gerçek bir aferinin ne olduğunu bilmesine olanak var mıdır diye düşündük...Bir çocuğun içindeki potansiyeli ortaya çıkarmak için ona iyisin mi denmeli yoksa daha iyisini yapabilirsin mi denmeli diye tartıştık...Aralarında ne kadar ince bir çizgi var değil mi?

Bu konuda okuyabileceğinizi düşündüğüm bir de kitap var. Kütüphanemde de mevcut olan bu kitabı beraber de okuyabiliriz. Kaplan Anne'nin Zafer Marşı...Amy Chua tarafından yazılan kitap tipik Asyalı çocukların sıra dışı başarılarının ardındaki eğitim sistemine açıklık getiriyor.ABD'de Best Seller olan kitap 2012 yılında Sistem Yayıncılık tarafından basılmış...

15 Mart 2015 Pazar

İzlediklerim

İzlediklerim sayfasında sizlerle izlediğim filmleri paylaşmak istiyorum. Sadece vizyonda olanları değil, eski-yeni izlediğim ve ben de iyi-kötü iz bırakan tüm filmleri.