23 Haziran 2015 Salı

SİZİN DİNOZORUNUZ HANGİSİ?



Daha düne kadar portakala "porkatal", lavobaya "lalabo", müfettişe "müteffiş" diyen oğlumun şu dinozorların Latince isimlerini nasıl olup da hatasız telaffuz edebildiğine olan şaşkınlığım geçmeden, hala neden kedi-köpek değil de dinozor diye düşünürken ve okul derslerinde gösteremediği başarıyı dinozor testlerinde kaydetmesini ibretle izlerken kendimi yeni bir dinozor sağanağının içinde buldum...Bizlerin hayatına 1993 yılında Steven Spielberg'in yönettiği ve daha sonra 2 devam filminin daha çekildiği Jurassic Park ile giren dinozorların artık çocuklarımızın ve hatta torunlarımızın hayatında da vazgeçilmez bir yer edineceklerine kesinlik kazandıran Jurasic World'u izledik oğluşumla karne hediyesi olarak... Ve şimdi hayatımızda gerçek olan onlarca türü yetmiyormuş gibi bir de nur topu gibi Indominus Rex adında hayali bir dinozorumuz var. 

Hatırlıyorsanız Jurassic Park'ta, fosilleşmiş bir sivrisinekten çıkarılan dinozor kanından elde edilen DNA ile bilim adamları dinozor türünü yeniden canlandırıyor ve açılan bir tür hayvanat bahçesinde sergilemeye başlıyorlardı. Ve dinozor embriyolarını ele geçirmek isteyen birinin güvenlik sistemini devre dışı bırakmasının ardından dinozorların serbest kalması ile macera başlıyordu. Adanın ilk ziyaretçileri olan bir avukat, bir matematikçi, bir dinozor uzmanı, bir bitki bilimci ve hayvanat bahçesinin sahibi Dr. Hammond'un torunları ile Raptorlar ve T-Rex'in arasında geçen kovalamaca sahneleri bizleri koltuklarımıza çivilemişti. Michael Crichton'un romanından uyarlanan, o zaman için oldukça özel efektlere sahip olan ve Sam Neil, Laura Dern, Jeff Goldblum ve Samuel L. Jackson gibi kaliteli bir oyuncu kadrosuna sahip film hem büyük bir gişe başarısı elde ederek aynı türde yüzlerce filmin çekilmesine yol açmış hem de maketler, figürler, oyunlar ve daha neler nelerle dinozorları ailemizin hayvanı haline getiren büyük bir sanayinin de kapısını aralamıştı. 

Serinin 4. filmi diyebileceğimiz Jurassic Worl'de ise açgözlü insanoğlunun eldeki ile yetinmeyip başını derde sokmasının bir örneğini daha izliyoruz. İMDB notu 7,5 da kalan ve 12.6.2015 tarihinde gösterime giren film Colin Trevorrow tarafından yönetilmiş. Filmin yönetmenini 2012 yapımı Safety Not Guaranteed isimli filmden tanımamız gerekiyormuş ama ne yalan söyleyeyim ülkemizde Zaman Yolcuları adıyla gösterilmiş filmi benim izlemişliğim yok.

Jurassic World ile aradan 23 yıl geçtikten sonra neredeyse bir eğlence parkı olarak yeniden dizayn edilmiş adaya geri dönüyoruz. Havadan yapılan çekimlerde gördüğümüz üzere muhteşem bir ormanlık  alana sahip ada bir yanda dev su altı dinozoru diğer yanda serbest bir şekilde dolaşan diğer dinozor türleri ile gerçekten ihtişamlı bir görüntüye sahip. Ve gemilerle getirilen binlerce insanla birlikte, iki çocuk kahramanımızın da ( Ty Simpkins ve Nick Robinson) parkın yöneticisi teyzeleri Claire'in
(Bryce Dallas Howard)  misafiri olarak geldikleri parkta büyülenmiş bir şekilde ve heyecanla oradan oraya koşuşturmalarını hiç yadırgamıyoruz. Bu heyecanın korkuya dönüşmesi ise çok uzun sürmüyor tahmin edeceğiniz gibi. İnsanoğlunun hep daha fazla, daha büyük ve daha korkuncunu istemeye olan eğilimi nedeniyle parka daha fazla müşteri çekmek için yaratılan ve üzerine takılan izleme cihazını koparıp atacak kadar zeki ve kamufle olabilme gibi farklı özelliklere sahip T Rex- Raptor karışımı dinozorumuz Indominus Rex zekası sayesinde hapsedildiği yerden kurtuluyor ve filmin kahramanları için gerilim dolu ve heyecanlı bir macera böylelikle başlıyor.

Kocaman cüssesi, keskin dişleri, korkunç kükremesi ve önüne geleni insan hayvan demeden ""zevk için" öldürmesi ile bizleri korkutması beklenen yeni dinozoru durdurmak için ise önceki filmlerden farklı olarak yine bir dinozor türünden raptorlardan medet umuluyor. Filmin ilk süprizi ile burada karşılaşıyoruz. Diğeri ise filmin sonunda... Bu aşamada devreye giren ve raptorların eğitmeni olan erkek kahramanımız Chris Pratt'in rol aldığı yandaki sahne filmde benim en beğendiğim sahne oldu. Filmde buna benzer bir çok sahne var ve zaten görsel efektlerin kalitesi, dinozorların tasarımı ve aksiyon sahnelerindeki çekimlerin başarısı bu filme gitmeniz için en büyük neden... Onun dışında ne var derseniz benim için hayal kırıklığı...

Nedenine gelince...Öncelikle ne yazık ki filmin ana kahramanları Chris Pratt ile Bryce Dallas Howard'ın kimyasının pek tuttuğunu, birbirlerine yakıştıklarını ya da oyunculukları ile seyredenleri kendilerine hayran bıraktıklarını söylemek pek mümkün değil. Bu sebeple özellikle ilk filmin oldukça gerilerinde kalıyor film. Ayrıca, aynı tip oyuncu karakterleri (çocuk oyuncular, çılgın bilim adamı, parkın sahibi vs), araba altına veya içine saklanan kahramanların yanında beliren dinozorun koca gözü, insanların saklandıkları yere bir türlü kafasını ya da ellerini sokamayan koca bir dinozor ve tepede yüzlerce yırtıcı kuş uçup panik olan insanlara saldırırken ortada durup öpüşen çiftimiz gibi pek çok klişe mevcut filmde. Doğrusu günlük hayatımızın bir parçası haline gelen dinozorların tekinsiz bakışları veya keskin dişleriyle kükremeleri de pek korku ve şaşkınlık uyandırmıyor artık bende. Belki genetiği ile oynanmış yeni dinozorumuzun daha zeki ve insanları ters köşeye yatıracak bir iki hamlesi bu filmi benim için daha eğlenceli hale getirebilirdi. Hatta ben uzun süre Indominus Rex'de insan geni olduğunu itiraf edecekler beklentisi ile izledim filmi. Ama olmadı. Beklentilerimin gerçekleşmesi için belki de, dinozor yumurtaları ile kaçan ve ilk filmde de yer alan tek oyuncu olan BD Wong'un (çılgın bilim adamı) devam filmi olacağına dair uyandırdığı izlenimin sonucunu beklemek gerekecek. Hep beraber göreceğiz.     

Bu arada başlıktaki sorunun bizim için yanıtı: CARNOTAURUS ! 



DİYET DİYET SÖYLE BANA!

Kendime inanamıyorum... En son diyet yazımı 14 Mayısta yayınlamışım. Sözde bu bloğu diyet hedeflerimi gerçekleştirebilmek için açmıştım. Bu günkü yazılarımda bolca okuyacağınız gibi "Özür, Özür, Özür!" diyorum...

14 Mayıs itibariyle 65,9 kilo imişim. Bu sabah ise tartıda 63,1 kiloyu gördüğümü belirtmek isterim. Yani 1 aydan fazla bir süre geçmiş olmasına rağmen verdiğim kilo 2,8! Ama itiraf etmek lazım ki bu günlerin tamamını diyetli geçirdiğim söylenemez. Yediklerime dikkat etsem de yaptığım en büyük hata suyu az içmek ve ara öğünleri atlamaktı. Bu arada ayağımdaki sağlık sorunu nedeniyle yürüyüşü de maalesef bırakmak zorunda kaldığımı belirteyim. Tabii Zumbayı da. Siz siz olun bu iki hatayı asla birlikte yapmayın. Metabolizma hızınızı sıfırlamayın...Yoksa böyle 3 ayda 5 kilo ile sınırlı kalır kilo kaybınız. Yine de Allah'a şükür diyorum. 

Bununla birlikte, o büyük güne yani hedefimiz olan 16.07.2015 tarihine sadece 23 günümüz kalmış. Yani bundan anlaşılan şu ki 52 kilo hedefimi bu tarihte gerçekleştirmem hayal olmuş. Yine de bu tarihte 50'li rakamları göreceğime ve bu hedefe ulaşana kadar da diyetimden vazgeçmeyeceğime emin olabilirsiniz. 

Diyetle birlikte kilo vermeye, metabolizma hızlandırmaya, doğru beslenmeye ve spora dair yazılanları okumaya da devam ediyorum bu arada. Bol bol su içmeyi zevkli hale getirmenin yollarını da keşfetmeye başladım bu okuduklarım sayesinde. Mesela sürahinizin veya su şişenizin içine atacağınız bir kaç dal nane veya kabuk tarçın suyunuzun tadını da daha ferah hale getirecektir. Ayrıca ara öğünlerde yediğiniz meyvelerin üzerine tarçın serperseniz hem lezzetini artırmış, hem de insülin direncinizi daha rahat dengelemiş olursunuz. 

Son olarak, sizlere Selahattin Dönmez'den metabolizmanızı hızlandırmak için ufak bir tüyo vereyim: 1 adet greyfurtu sıkın. 1 başparmak kadar taze zencefili kabuklarını temizleyip rendeleyin. Ve 1 çay kaşığı vanilya tozu ile birlikte greyfurt suyuna ekleyip afiyetle için. 




AMAN TANRIM !

Günaydınlar,

Epeydir bloğumu ihmal etmişim. Ama bu gün bombardımana başlıyorum. Bir Diyet, bir Okuduklarım bir İzlediklerim bir de Yaptıklarım borcum var sizlere. Hatta yetiştirebilirsem canım anneciğimin ilk öyküsünü de paylaşacağım...

Biliyorum bahane değil ama insan sağlığı ile uğraşmaya başlayınca diğer tüm şeyleri ihmal edebiliyor. Affınızı diliyor ve bir daha olmayacağına söz veriyorum desem, tutabilir miyim acaba? 

Sevgiyle kalın deyip bu günkü yazılarımı hazırlamak için müsaadelerinizi istiyorum. 

16 Haziran 2015 Salı

ZAMANI BOŞA GEÇİRMEK, YAŞAMI BOŞA GEÇİRMEKTİR.

Merhabalar,

Vaat ettiğim ikinci yenilik ile karşınızdayım. Artık yaptıklarım etiketi altında sizlerle ürettiğim şeyleri paylaşacağım. El işi yapmaya ne zaman başladım tam olarak hatırlamıyorum. Hatırladığım annem her zaman dantel örer, halam iğne oyası yapar, babaannem ise tülbent kenarı işlerdi. Büyüdükçe bunlara havlu kenarları, yastık başları, yatak dantelleri vs vs eklendi gitti. İlk tığı veya şişi elimize kim verdi ne zaman verdi inanın hatırlamıyorum. Ama babaannem ile yaşlı komşu teyzelerin ipi boyunlarına dolayarak örgü örmeleri, örgü örerken sobanın sıcağından bir süre sonra uyuklayıp hatta küçük küçük horuldamaları hala güzel birer anı olarak sızlatır içimi...

Profesyonel anlamda ise ilk el işimi lisede ev ekonomisi dersinde yaptım. Belki para değildi emeğimin karşısında kazandığım ama ders notu da fena bir ödeme türü sayılmazdı hani.. O derste yaptığım mutfak dolabı için hazırladığım örtüleri ne yaptığımı hatırlamıyorum ama buzdolabı örtüsü ve çanta yanda beğenilerinize sunulur efendim...

Liseden sonra epey bir müddet ara verdim el işine...Üniversitede dersler, iş hayatında müfettişlik derken mümkün olmadı bir şeyler üretmeye vakit ayırmak...Aslında şimdi baktığımda stres atmak için ne güzel bir yolmuş da kullanmamışım diye hayıflanmıyor değilim. Ama oğlumun doğumu ile yeni bir hobi edindim kendime: Puzzle. Şu anda evimizde tam 14 adet puzzle'ımız var ve yapılmayı bekleyen 4 adet daha. Puzzle yapmak da en azından el işi yapmak kadar mükemmel bir uğraş ve onları da sizinle paylaşmayı planlıyorum. 


35. yaş günümde ablamdan aldığım hediye tablolar ile ise hayatıma yeni bir sevda katıldı: Etamin...Ve anneme hediye etmek için başladığım tablo ile bir daha hayatımdan çıkaramayacağımı düşündüğüm harika bir uğraşım oldu...Etamin bana uğraşın ötesinde ölmeden önce yapmaya kendime söz verdiğim yepyeni bir hedef de kazandırdı. İnşallah günün birinde bunu da gerçekleştirdiğimi sizlerle paylaşabilirim. 




15 Haziran 2015 Pazartesi

ALAMUT 4: NİZAMÜLMÜLK


"DEVLET KÜFÜRLE DEĞİL, AMMA ZULÜMLE YIKILIR"


Adı "Devletin Düzeni" anlamına gelen“Nizamülmülk” kavramı ile bütünleşmiş ve yukarıdaki sözüyle meşhur ünlü devlet adamının asıl adı, Hasan b. Ali b. İshak’tır. Onuncu yüzyılın ortalarından itibaren İran ve Mezopotamya’yı fethederek, buraya yerleşen ve 11. yüzyılın ortalarında gücünün doruğuna ulaşan Selçuklu Devleti’ne tam 29 yıl vezirlik yapmış büyük bir devlet ve siyaset adamıdır. Miladi 1018 yılında Tus Şehrinde doğmuş ve iyi bir eğitim almıştır. Bu eğitimini İran’ın büyük şair ve bilgini Ömer Hayyam ile kahramanımız Bâtınî tarikatının kurucusu Hasan b. Sabbah ile birlikte görmüş olmasının rivayet olduğunu doğum tarihleri nedeniyle artık biliyoruz.  Siyasi kariyerine Gazne Devleti’nin Horasan genel valisi Ebu’l- Fazl Suri’nin yanında başlayan Nizamülmülk, 1040 yılında Dandanakan Savaşı’nın ardından Selçukluların hizmetine girmiştir. Alparslan’ın 1064 yılında Selçuklu Sultanı olmasıyla yıldızı parlayan Nizamülmülk, vezirlik makamına kadar yükselmeyi başarmıştır. Alparslan’ın ardılı olan Melikşah döneminde de (1072–1092) vezirliğe devam etmiş ve bu dönem Nizamülmülk'ün akıllı, tedbirli ve adaletli idaresi sayesinde  Büyük Selçuklu Devleti'nin en parlak ve en şanlı devri olmuştur. 

Bununla birlikte, oğulları, torunları ve akrabalarının devlet kademelerinde geldiği konumlar ve yaptıkları yüzünden sorunlar yaşanmış ve vezirliğinin son senelerine doğru, Melikşah'dan aldığı bir mektupda şunlara yer verilmiştir: “Sen benim devletimi ve memleketimi istila ederek evlatlarına ve damatlarına peşkeş çektin. Bunlar benim adamlarıma saygı göstermiyor, halka zulmediyorlar ve sen bunları cezalandırmıyorsun. İster misin vezirlik divitini elinden ve sarığını başından alayım ve halkı sizin tahakkümünüzden kurtarayım?”. Bunun üzerine Nizamülmülk cevaben yazdığı mektubunda, Sultan’a açık bir tehdit anlamına gelen şu sözleri sarf eder: “Devlete ortak olduğumuzu henüz bilmiyor musun? Bu vezirlik diviti ve sarık, tacınla o derece ilintilidir ki diviti aldıktan sonra taç da kalmaz gider”. Bu söz, bize göstermektedir ki aslında Nizamülmülk sadece bir vezir değil, kendi Paralel Devleti'nin de hükümdarıdır. 

Adaleti, idari kabiliyeti, cömertliği, bilgeliği ve güzel ahlakı ile tanınan Nizamülmülk, alimlere ve sufilere verdiği önem ve mehzep çatışmalarını ortadan kaldırmak amacıyla izlediği barışcıl politikalarla da anılır. Bunlardan en önemlisi, Bağdat, İsfahan, Nişabur, Belh, Herat, Basra, Musul ve Amol'daki Nizamiye Medreselerinin kurulmasıdır. Bu medreseler bu gün anladığımız anlamdaki üniversitelerin temelini oluşturmaktadır. Bu anlamda Nizamülmük'ün öğrencilere sağlanan yurt ve burs hizmetlerinin de mucidi olduğu söylenebilir. Diğer taraftan, Osmanlı İmparatorluğu tarafından da uygulanan askeri “ikta” sisteminin temellerini Nizamülmülk’ün attığı bilinmektedir. Bu sistem sayesinde, daha önceleri Türk boylarının katılımıyla oluşturulan aşirete dayalı ordu düzeni, imparatorluğun genişlemesiyle, yerini maaşla çalışan düzenli orduya ve topraklı (tımarlı) askerlere bırakmıştır. Üçüncü olarak astronomi ve takvimin ıslahıyla ilgili çalışmaları, “Celali Takvimi” denilen yepyeni bir takvim sisteminin kurulmasına yol açmıştır. Selçuklu Devleti'nin kurumsallaşması ve merkezileşmesi yönünde önemli teşebbüslerin altına imzasını atan devlet adamı, Türk devletlerinde ilk kez gelir-gider raporlarını da hazırlatan kişidir. Hatta bu raporların hazırlanacağı zaman konusundaki iddialaşmanın Hasan Sabbah ve Nizamülmülk arasındaki husumetin de kaynağı olduğu rivayet edilir. Romanımızda da anlatıldığı üzere Hasan Sabbah bu raporları Nizamülmülk'ün ön gördüğü süreden çok daha kısa bir sürede hazırlayabileceğini iddia etmiş sürenin bitiminde Melikşah'a raporları okurken sayfalardan bir kısmını adamlarına çaldırtan Nizamülmülk tarafından oyuna getirilip saraydan kovulması sağlanmıştır. Aralarındaki bu husumet bildiğimiz üzere Nizamülmülk'ün  İbni Tahir adındaki Alamut fedaisi tarafından öldürülmesi ile 16 Ekim 1092'de sona ermiştir. 

Nizamülmülk’ün günümüze kadar gelen en büyük yapıtı Melikşah'ın vezirlerinden kendi yaşam kurallarını, siyasi ve dini davranışlarını dayandırabileceği ve ülkenin nasıl en iyi şekilde idare edileceği, din ve dünya işlerinde alınması gerekli tedbirlerin neler olacağı üzerine bir kitap yazmalarını istemesi üzerine kaleme alınan “Siyasetname” adlı eseridir. Bu kitabında devlet ve siyaset konusundaki görüşlerine yer veren devlet adamının, kendi çağının gerekliliklerine ve zihniyetine uygun olarak “güçlü” bir devlet tasarımladığı ve bunun yolunun ise, “âdil” ve “dindar” bir padişah ile iyi işleyen bir sivil ve askeri bürokrasiden geçtiğine inandığı görülmektedir. Ona göre Padişah, devletin ve ülkenin çıkarlarını koruyabilmesi için iyi bilgi kaynaklarına sahip olmalı ve bürokrasinin dizginlerini elinde tutmalıdır. Devlet, öncelikli olarak ülkede güven ve huzuru sağlamalı, ayrıca bunu ayakta tutabilmek için ülkeyi baştanbaşa imar etmelidir. Nizamülmülk’ün zihnindeki devlet, aynı zamanda “paternalist” bir devlettir. Yani devlet, “halkın babası”dır ve Baba, çocuklarına hizmet etmek; çocuklar ise babaya "itaat etmek"le yükümlüdürler. Ona göre başta kadınlar olmak üzere halk tümüyle siyasetin dışında tutulmalıdır. Halk, sadece şikâyetlerini saraya bildirmeli ve bunun sonucunu beklemelidir. Padişah, sadece ileri gelen devlet adamlarına ve âlimlere danışmalıdır. Devlete ve padişaha muhalif güçler ise, her ne şekilde olursa olsun ezilmeli ve faaliyetleri durdurulmalıdır.  Geriye yaslanıp yazılanlara şöyle bir baktığınızda Nizamülmülk’ün devlet zihniyetinin izlerinin bugün de halen siyasal kültürümüzde ve geleneğimizde yaşamaya devam ettiğini sizler de çok rahat görebilirsiniz sanırım...

Tüm okuduklarım arasında özellikle kadınların siyasete katılımı konusunda yazdıklarını sizlerle paylaşmayı çok arzuladım Nizamülmülk'ün. Onu zamanından ayırmadan ve bu hususta yazdıklarında Sultan'ın eşi Terken Hatun ile aralarında devam eden veliaht kavgasından kaynaklı anlaşmazlıklardan soyutlamadan yaklaşmaya çalıştım yazdıklarına ancak günümüzde bile pek çok erkeğin aynı şeyleri düşünüyor olması nedeniyle hafiflemedi kızgınlığım...Geleneksel Siyaset ve Devlet Felsefesinin Bir Yorumu Olarak Siyasetname - Büyük Devlet Adamı Nizamülmük'ün Devlet ve Siyaset Anlayışı Üzerine isimli çalışmasında Kadir Canatan şu şekilde yer vermiş kendisinin kadınlarla ilgili görüşlerine:

" Nizamülmülk, kadınların siyasete katılımını, çeşitli gerekçelerle uygun görmez. Ona göre kadınlar, “sadece” neslin devamı için yaratılmıştır. Bu asli görevlerinde onlar tek ve saygıya layıktırlar. Ancak bunun dışına çıktıkları zaman kendi işlevlerini unuturlar. “Padişah kadınları, dışarıyı görmedikleri ve dışarı ile ilgileri olmadığından” verdikleri karar ve emirlerde çoğunlukla hataya düşerler. “Bu sebepten de fitneye sebep olarak padişahın ihtişamına gölge düşürür, halkı sıkıntıya sokar, ülke ve din zarar görür, reayanın malı telef olur, devlet büyükleri incinirler”. 
Büyük Vezir kadınların devlet ve siyaset işlerine karışmamaları konusunda bir başka gerekçe daha ortaya atmaktadır. Bu söz tümüyle ona aittir: “Özellikle kadınlar tesettür ehli olup, kâmil akılları bulunmamaktadır”. Kadınların akıllarının kâmil olmaması nereden kaynaklanmaktadır? Eğer bu eksiklik tümüyle bilgi, görgü ve eğitim eksikliğinden kaynaklanıyorsa, bu da toplumsal bir etkendir ve zaman içinde çözülebilir. Fakat Nizamülmülk, anlattığı hikâye ve dini kaynaklardan getirdiği delillerle bunun toplumsal olmayan bir nedeni olduğunu ima etmekte ve işi yokuşa sürmektedir. Anlattığı iki hikâyeden biri, Havva ile Âdem’in hikâyesidir. Buna göre “İlk olarak karısının emrini yerine getirerek zarar görüp sıkıntı ve güçlükler çeken insan Âdem’dir”. Bu hikâyenin doğruluğu veya yanlışlığı bir tarafa, çıkarılan sonuç kadının yaratılış itibariyle akıldan eksik oluşudur. Bu görüşü desteklemek üzere Büyük Vezir, başka hikâyeler yanında bir ayet ve bir de hadis aktarmayı ihmal etmemektedir. İlgili ayet Nisa Suresi’nin 34. ayetidir: “Erkekler, kadınlar üzerine hâkimdirler”. Hadis ise: “İşlerinizde kadınlarla meşveret ediniz. Onlar bir böyle olmalı dediği zaman, doğru olması için aksini yapınız.”. " 

Bunları okuduktan sonra bir kez daha ve kuvvetle anladım ki devlet yönetimi ve siyaset anlayışı konusunda yazdıklarını düstur olarak kabul edebileceğim kati ve şaşmaz kişi sadece ve sadece O olabilir....

13 Haziran 2015 Cumartesi

ACI, GURUR, ENDİŞE, MUTLULUK...HAYAT TAM DA BU DEĞİL Mİ?

Merhabalar,

Hastahane işleriydi, seçimdi, karne heyecanıydı, mezuniyetti derken epeydir ihmal ettim bloğumu... Bu gün de çok dişe dokunur bir şeyler paylaşacağımı söyleyemem ya...Biraz can sıkıntısı, ama bolca mutluluk ve gurur dolu günlerdi benim için...

Can sıkıntısı doktorlardan gelen haberler ile ilgili. 23 nisan tatilinde ayak başparmağımda oluşan sıkıntının bir türlü geçmemesi nedeniyle gittiğim hastahaneden biyopsi randevusu ile dönünce biraz canım sıkıldı açıkcası. Bir de smear testi ve mamografide izlenmesi gereken bir iki olumsuzluk bildirilince hepten bozuldum...Taa ki bu gün konuştuğum bir kadın doğumcu arkadaş çok fazla endişelenecek bir şey olmadığı konusunda beni rahatlatıncaya kadar... 

Bunlardan bahsetmek güzel değil...Önemli olan oğluşumun ilkokulu bitirmiş olması...Önce mezuniyet balosuna hazırladık kendisini...Ceketi ve kravatıyla o kadar büyümüş göründü ki gözüme...Bir kez daha oğlan annelerinin evlatlarını gelinleri ile neden paylaşamadığını anladım...Çünkü biz sadece anne değil aynı zamanda aşığıyız oğullarımızın...Tıpkı kendi yarattığı heykele hayran kalan heykeltraşlar gibi... Bu nedenle ilgilerini, sevgilerini başka bir kadınla paylaşmak zor geliyor...Kıskanıyoruz var mı ötesi...Kızlarımızı, yüreklerinin başka bir erkeğe ait olduğunun kabulü ile büyütüyoruz ama oğullarımızın kalbinin başka bir kadına ait olduğu gerçeği ağır geliyor bize...

Cuma günü ise karnesini aldık, yanında takdir belgesi ile...Umarım hayatı boyunca hep onur duyacağı işlere imzasını atar canışım...Sizleri bilmiyorum ama benim göğsüm sıkışıyor böyle zamanlarda...Herhalde hislerimin yoğunluğu ağır geliyor yüreğime...Bi kaç damla gözyaşı akıtmadan da rahatlayamıyorum...Dilerim hayat hep böyle güzel anılar bıraksın kalbimizde...

3 Haziran 2015 Çarşamba

GELME EY ECEL!



" Cahil cahil konuşma doktor! İnsanın babası ölür mü?" demişti Kardeş Payı'nın bir bölümünde Murat Cemcir'le Ahmet Kural...Baştan sonuna kadar hüngür hüngür ağlayarak izlediğim dizi paramparça etmişti beni o gece...Deyim yerindeyse böğrüme öküz oturmuştu sanki...En sevdiğimiz insanlara ölümü kondurmanın ne kadar zor olduğunu o kadar güzel anlatmışlardı ki...

Bu gün annemin yazdığı şiirlerin ilkini sizlerle paylaşmak için bilgisayarın karşısına geçtiğimde ve o güzel elyazısı ile kaleme aldığı "ÖLDÜĞÜMDE" başlıklı şiirini görünce de aynı ürperti dolaştı bedenimde ve aynı ağırlık çöktü yüreğime...An itibariyle ben bende değilim...Hayatım en klişe haliyle bir film şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden...Hemen telefona sarılıyorum..."Anneciğim!"..."YAVRUM!"...Dünyadaki hangi beş harf bir araya geldiğinde bundan daha güzel bir kelime oluşturabilir ki? Ve bunu annenizin sesinden duymak kadar güzel bir şey olabilir mi hayatta? Unutuyorum...İş güç derken aramıyorum bazen birkaç gün üst üste...Ama aramak lazım her gün...Hatta mümkünse görmek, kokusunu çekmek içimize...Kaçınılmaz olan elbet gelecek bir gün...Gerçi ölüm bu, kimin önce kimin sonra gideceği de belli olmaz ama...Yazdıkların benim için vasiyettir annem...Ama yeter ki sen ölme! Yeter ki babam ölmesin! 
ÖLDÜĞÜMDE...

Yıl 1993...
Yaz sıcağında bir sonbahar
Aylardan Ekim, gün onüç ve pazar.
Uğursuzluk rakamda değil,
Onda, bunda, sende, bende.

İsteklerimi yazacağım birkaç kalemde.
Ölümümden sonrakileri yani...

Olur ya ÖLÜM şuna buna giderken,
Bana da uğrarsa biraz erken.

1. Minarelerden duyurmayın adımı "öldü" diye
    Bilen bilir, duyan gelir.

2. Doğayı çok seviyorum.
    Olsa da diyorum, çağıldayıp akan bir nehirde çimdirip, 
    Beyaz gelinlik giydirerek koysanız o tahta kutuya...

3. Yurdum için ölmedim ama bayrağımı çok sevdim...
    Küçük bir bayrak örtseniz tabutuma?

4. "Merhumeyi nasıl bilirdiniz?" denince,
     "İyiii!" dedirtmeyin kötüye.

5. Parlak taşlar istemem gömütüme...
    Çiçek ekin, güller dikin...
    Sevdiyseniz, toprağımı sulayın sevginizle...

6. Üçü, yedisi, kırkı diye aşlar yedirmeyin kimseye.
    Bir kaç kitap alın dostlara haber salın.
    Susayanlar vardır kitaba, bulamayan, alamayan 
    Verirsiniz onlara, SEVİNİRİM.

7. Yolunuz gömütüme düşerse kitaplarla gelin, görürüm. 
    Şiirler okuyun sevda üstüne duyarım.
    Yanıtlarım Cumalı'dan "Şarkılar"la: 
     - Ben esmerdim güzelim
       Bu sefer bir sarışını seversin
       Aşk yaşayanlar içindir.

Üzülmeyin, üzülmeyin!
Gülmeceler anlatın eskilerden. 
"Gülemez" demeyin
Kahkahayla gülerim. 
Yokluğa, hiçliğe direnirken kemiklerim,
Hepinize esenlikler dilerim...


Servet Yılmaz    
13 Ekim 1993, Söke







THE İMİTATİON GAME: ENİGMA


BAZEN KİMSENİN HAYAL EDEMEDİĞİ ŞEYLERİ, HAYAL EDİP YAPABİLEN İNSANLAR VARDIR... 

Filmi vizyonda olduğu dönemde izleme fırsatı yaratamamıştım kendime. Hatta sinemaya gittiğim gün tercihimi Whiplash'den yana kullanmıştım. Ama hiç pişman değilim! Tabii bu yargı kesinlikle Enigma'nın kötü bir film olmasından değil tamamiyle Whiplash'e olan hayranlığımdan kaynaklıyor. Whiplash hakkındaki görüşlerimi daha önce paylaşmıştım sizinle, dün ise Enigma'yı izledim D-Smart'ta ve insanların kendilerinden farklı yaşantıları olan insanlara karşı ne kadar acımasız olabildiklerine yeniden tanık oldum. O kişi binlerce hatta milyonlarca insanın yaşamını kurtaran bir dahi de olsa. Sizlere de çookkk tanıdık gelmiyor mu?

Andrew Hodges'in Alan Turing'in hayatını anlattığı "Alan Turing: The Enigma" kitabından yönetmen Morten Tyldum tarafından beyazperdeye aktarılan, En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil 8 dalda Oscar'a aday olan ve En İyi Uyarlama Senaryo dalında bu ödülü kazanan film, Benedict Cumberbacht'ın başarılı performansı ve Naziler nasıl kaybetti sorusuna II. Dünya Savaşı'nı konu alan çoğu filmden çok daha açık biçimde cevap verdiği temiz senaryosu ile oldukça başarılı diyebiliriz kanımca...Cephede yaşanılanlarla ilgilenmeyen, çok fazla dış mekan çekimlerine de yer vermeyen film buna rağmen oldukça sürükleyici...Bunda olayların kronolojik, düz bir şekilde anlatımı yerine geçmiş ve geleceğin iç içe geçirilerek anlatılmasının payı büyük. Bu, aynı zamanda izleyici olarak bizim kafamızda oluşan soruların cevaplarını daha kolay bulmamızı ve olaylar arasındaki bağlantıları daha kolay kavramamızı sağlıyor.  
Gelelim filmin konusuna: Film Alan Turing'in bir sorgu odasında dedektif Robert Nock'a ifade verdiği sahne ile başlıyor ve anlatılan olayların beyaz perdeye aktarılması şeklinde devam ediyor. Arka planı II. Dünya Savaşı'nın Nazi Almanyası'nın hâkimiyetinde birden çok cephede çok çetin biçimde devam etmesi oluşturuyor. Filmin bir başarısı da burada ortaya çıkıyor. Bize cepheyi göstermeden de savaşı hissettiriyor. İngiliz İstihbaratının tüm yoğun çabalarına ve yüzlerce kişiyi çalıştırmasına rağmen Almanların kullandığı Enigma şifreleme sistemini çözmeyi başaramadığını, çok gizli bir biçimde şifrelenen bu yazışmaların, İngilizlere ve müttefiklerine çok ağır kayıplara mal olduğunu öğreniyoruz. Bunun üzerine İngiliz hükümeti çözüm olarak Deniz Kuvvetleri Komutanlığı çatısı altında ülkenin en iyi şifre çözen beyinlerini ve kriptoloji uzmanlarını topluyor. Bu isimlerden birisi de farklı çalışmalarıyla tanınan ve kendi yöntemlerinden ödün vermeyen genç profesör Alan Turing. Ekibin diğer üyeleri günlük şifreleri kırmak için çabalarken, kendini ekipten soyutlayan zeki ve kibirli profesörümüz bu şifreleri düzenli olarak çözebilecek bir makina inşa etme çabasına girişiyor. Film bize, ekibiyle bütünleştiği ölçüde başarıya ulaşması da kolaylaşan Turing'in sadece ekip arkadaşlarıyla olan ilişkilerini, zamana karşı mücadelesini değil karakter değişimini, lisedeyken yaşadıklarını ve homoseksüellikle suçlandığı 1950'li yıllardaki gelişmeleri de aktarıyor. 

Filmin sonunda duyularımın kilitlendiğini hissettim diyebilirim size... Şöyle ki; film boyunca anlatılan adam II. Dünya Savaşı'nın seyrini değiştirecek bir buluşa imza atmakla kalmamış bunun ahlaki ve vicdani sorumluluklarını da üstlenecek kararlar alarak neredeyse tek başına savaşın iki yıl daha erken bitmesini sağlamış ve on milyonlarca insanın yaşamını kurtarmıştı.  Ve bu adam filmin son cümlesinde vurucu bir şekilde belirtildiği gibi bu gün hepimizin elinin altında olan bilgisayarların temellerini atmıştı. Hatta aynı adamın fikirleri ölümünden yıllar sonra bile yapay zekadan nano teknolojiye, moleküler biyolojiden matematiğe kadar her alanda hala geçerliydi, hala kullanılır durumdaydı... Ama bu adam özel hayatı ile ilgili bir konuda suçlanarak (1950'li yıllarda İngiltere'de eşcinsellik bir suçmuş) bir yıl boyunca kendini hadım edecek hormon tedavisine mahkum edilmişti ve bunun fiziksel ve ruhani yükünü kaldıramadığı için kendi hayatına son vermeyi seçmişti...Hizmetçisi tarafından ölü bulunduğunda sadece 41 yaşındaydı ve başucunda yarısı yenmiş bir elma vardı...10 Eylül 2009 tarihinde yani ölümünden 50 yıl sonra Başbakanı Gordon Brown tarafından ünlü matematikçiye yapılanların korkunç olduğunu kabul eden İngiltere'nin kendisinden özür dilediğini öğrendim ama insanlığın kaybettiği değerin yanında bunun ne önemi olabilirdi ki...

Filmin içinde harika diyaloglar mevcut... Ama size özellikle son sahnede Clarke'ın Turing'e "normalleşmek" istediğini söylemesinden sonra söylediği şu sözleri aktarmak isterim: 

" Biliyor musun, bu sabah sen olmasaydın, şu anda var olmayacak olan şehrin birinden geçen bir trendeydim. Sen olmasaydın muhtemelen ölmüş olacak bir adamdan bilet aldım. Tüm konularda bilimsel araştırma yapabiliyorsam, hepsi yalnızca senin sayende. Şimdi normal olabilmeyi istiyorsun ki emin ol ben istemezdim. Öyle olmadığın için dünya son derece iyi bir yer..."  

1 Haziran 2015 Pazartesi

SÜPRİZLERİM!

Annemlerden dönüşte size süprizim var demiştim. Ama bu zamana kadar yazmak kısmet olmadı...Süprizim şu: İki yeni bölüm ekleyeceğim bloğuma: İlki canım annemin yazdığı şiir ve hikayeler olacak; diğeri ise puzzle'dan etamine kendi el emeği ürünlerim. Çok yakında...

ALAMUT-3: İSMAİLİYYE NEDİR?

İSLAMİYETTE BÖLÜNME 

Hasab Sabbah'ı anlamak için önce İsmailiyye'yi anlamak, onu anlamak için ise Şiiliği anlamak gerekir. Bu da bizi İslamiyet'in en acı olayına Kerbela'ya kadar götürür. Kerbela'yı anlamak için ise Hz. Ali'yi bilmek gerekir. 

Peygamberimiz Hz Muhammed'i diğer peygamberlerden farklı kılan en önemli özelliklerinden biri de insanlara kendisinin onlardan hiçbir farkının olmadığını, sadece bir insan olduğunu sürekli vurgulamış olmasıdır. Yine de O'nun ölümüne hazırlıksız olan Müslümanlar vefatından sonra büyük bir boşluk yaşamışlar ve yerine imam olması gereken kişi hakkında ihtilafa düşmüşlerdir. Şu anda İslam dünyasının paramparça olmasının kökenleri işte bu ihtilafa dayanır. Peygamberimizin vefatından önce vekili olarak damadı ve yeğeni Hz. Ali'yi tayin ettiğine inanan Hz. Ali şiaları (taraftar anlamına gelmektedir.) ile Hz. Ebubekir ve devamındaki halifelerin meşruluğunu kabul eden diğer Müslümanlar arasında tarih boyunca gerek siyasi gerekse dini açıdan mücadeleler devam edecektir. 

Hz.Ali'nin halifeliği sırasında öldürülmesinin ardından oğlu Hz.Hasan Müslüman kanı dökülmemesi için hilafet makamından feragat etmiş, böylece halifelik Emevi soyundan gelen Muaviye'ye geçmiştir. Muaviye'nin yapılan anlaşmaya aykırı davranarak hilafeti kendisinden sonra oğlu I. Yezid'e bırakmaya kalkması ise Hz. Ali'nin diğer oğlu Hz.Hüseyin'i isyan ettirmiş ve halifeliğini ilan etmek için ailesi ve 70 taraftarı ile birlikte Kufe'ye doğru hareket etmiştir. Ancak Kerbela'da Yezid'in 4.500 kişilik ordusu tarafından durdurularak önce aç ve susuz bırakılmışlar, daha sonra ağır hasta olduğu için savaşa katılamayan oğlu Zeynel Abidin dışında tamamı katledilmişlerdir. Savaş sonrasında Hz. Hüseyin'in ailesi esir alındı ve yargılanmak üzere Şam'a götürüldü. Sağ kalanların Ehli Beyt'e karşı işlenen suçları kulaktan kulağa anlatması Yezid aleyhtarı oluşumların başlamasına ve mehzep ayrılığının temellerinin atılmasına sebep oldu. 10 Ekim 680 tarihinde meydana gelen bu olay İslamiyet tarihinde derin bir bölünmenin sebebi olacak ve Müslümanlar arasındaki bu bölünmeler "imamet" temelinde hız kesmeden artmaya devam edecektir. 

Şii veya çoğulu Şia "Ali'ye yandaş, taraftar olan kimseler" anlamına gelmektedir. "Şiat-u Ali" yani "Ali'nin takipçileri" anlamına gelen ifadenin kısaltılmış formudur. Şiiler Hz. Ebubekir de dahil olmak üzere Hz.Ali dolayısıyla Hz. Muhammed soyundan gelmeyen hiç kimsenin hilafetini kabul etmezler. Onlara göre imamet Hz. Ali'nin soyundan devam etmektedir. Bu imamlar sırasıyla: Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Zeynel Abidin, Muhammed el-Bakır, Cafer'i Sadık, Musa el-Kazım, Ali er-Rıza, Muhammed el-Cevad, Ali Naki, Hasan ul-Askeri ve Muhammed Mehdi'dir. Ancak dediğim gibi söz konusu iktidar olunca ayrılıklar ve bölünmeler son bulunmamış ve Şiiler de kendi içlerinde Zeydilik ( Beşçiler), İsmailiyye (Yediciler) ve İsnaaşeriyye (Onikiciler) olmak üzere devam etmiştir. 

İsmailiyye inancı diğerlerinden farklı olarak imamet sırasının 6. imam Cafer'i Sadık'tan sonra Musa el-Kazım ile değil, oğlu İsmail bin Cafer el_Mübarek'in oğlu Muhammed bin İsmail eş-Şakir ile devam ettiğine inanmaktadır. Hasan Sabbah, bir önceki yazımızda belirttiğimiz üzere 17 yaşına kadar ailesinden gelen 12 imamcı anlayışa dahil iken, karşılaştığı iki dai'nin etkisi ile İsmailiyye inancı ile tanışmış ve hayatını bu inancı yaymaya adamıştır. Ancak, Kahire'deki halife Mustansır'ın himayesinde toplanan İsmailiyye taraftarlarının da bölünmeden nasibini alması gecikmeyecektir. Nitekim, Halifenin ölümü üzerine hilafetin büyük ve küçük oğul arasındaki paylaşım savaşı büyük oğul Nizar'ın ölümü ile sonuçlanacak, böylece İsmailiyye de Hasan Sabbah liderliğindeki Nizariyye ile Musta'iyye adıyla günümüze kadar birbiriyle çekişen iki büyük kola ayrılacaktır. Ve ne yazık ki siyasi bölünmeler ile dini bölünmelerin iç içe yaşandığı bu tarihsel süreç, başta Sünnilik ve Şiilik, ve alttaki pek çok kollarıyla mezhepler ve onların altındaki tarikatlar ile günümüzde birbirinin camisine bile giremeyecek ölçüde karşısındakine düşman Müslümanlar yaratarak halen devam etmektedir. 

Peki İsmailiyye inancının öğretileri nelerdir? Bu inancın en belirgin özelliği zahir ve batın ayrımıdır. Zahir görünen ve batın gizli, duyularla algılanamayan ancak varlığı da kesin olarak bilinen demektir. Bu düşünceye göre, Kur'an Ayetlerinin bir zahiri yani görünen, bir de batıni yani gizli anlamları vardır. Gönderilen kitap ve hükümler peygamberlere göre değişmesine rağmen onun ötesindeki anlam yani batıni hususlar kesinlikle değişmeyen asli gerçeklerdir. Peygamberler vahyin zahiri anlamını, imamlar ise batıni anlamını ortaya koyanlardır.  Batıni anlamın ortaya çıkarılması için te'vile başvurmak gerekmektedir. Mezhebin prensiplerine uygun olarak yorumlama demek olan te'vil zahirin öze ulaşmayı engelleyen kabuğunu kırmayı sağlar ve davranışlarını manevi öze uydurmayı başaran mümin için şeriata bağlanma zorunluluğu artık söz konusu olmayacaktır. Örneğin namaz imama kalben yönelmek, oruç davetin sırlarını ifşa etmemek, hac imamı ziyaret etmek şeklinde yorumlanmış ve uygulanmıştır. 

Bu inanca göre, Peygamberlere "Natık", yardımcılarına da "Samet İmam" unvanı verilir. Her yedi "İmam" silsilesinin sonunda bir "Natık" gönderildiği böylece dinin sürekli olarak geliştirildiği söylenir. Bu Yedili-Döngü Nazariyesi sebebiyle İsmailiyye i'tikadı "Yedicilik" olarak da adlandırılmaktadır. Buna göre Dünya hiçbir zaman imamsız kalamaz ve kalmayacaktır da. İmamların görevi dini yaymak ve yüceltmektir. Aynı zamanda siyasi iktidarı da elinde bulunduran imama itaat imanın şartıdır. İmamın günahsız olduğuna, insanları hidayete ulaştırma görevi verilmiş yanılmaz ve sözü Kur'an yerine geçen kutsal insanlar olduğuna inanılır. Özellikle Nizari İsmailiyye'sinde imamet o kadar kuvvetlidir ki, Hindistan'daki Hocalar'a göre imamlığı devam ettirdiğine inanılan Ağa Han Allah'ın bir ölçüde içinde intikal ettiği kimse olarak düşünülmektedir. Yaşayan imam dönemindeki şartlara göre mensuplarını yönetir. Zira imam bizzat Allah tarafından gönderilmiştir. Ve bu inancın mensupları da ki sayılarının 10 milyona yakın olduğu tahmin edilmektedir mezhep kuralları gereği gelirlerinin 8'de 1'ini Ağa Han'ın banka hesaplarına yatırmak zorundadır. Ağa Han ailesi 2009 yılında Forbes Dergisi'nin açıkladığına göre yaklaşık 800 Milyon $'lık servetiyle Dünya'nın en zengin on kraliyet ailesinden birisidir.

İsmailiyye inancının bir önemli prensiplerinden biri de takiyye'dir. Takiyye kişinin bir tehlike karşısında gerçek inançlarını gizleyebilmesini öngörür. Hz. Ali döneminden beri, gerek siyasi gerekse dinsel erki elinde bulunduran halifelere karşı yürütülen bir inanç ve hareket olmasından ötürü gizliliğin İsmailiyye inancı için hayati önem arzetmesini anlamak hiç de zor olmasa gerek. Bununla birlikte, günümüzde de "Hedefime ulaşmak için gerekirse papaz cüppesi bile giyerim" şekline bürünerek varlığını sürdüren takiyyeciliği, bu inancı kötülemek  için kullanmaya kalkanlara da sanırım çok fazla şey anlatmamıza gerek yoktur.

İsmailiyye inancında bir de genellikle harf ve sayıların taşıdığı ileri sürülen sırri ve manevi özelliklere dayanılarak yapılan batıni te'viller sonucunda ortaya çıkan kendilerine has bir kozmoloji anlayışı ve devri kutsal tarih yer almaktadır. Devri kutsal tarihten kasıt yukarıda bahsettiğimiz her yedi "İmam" silsilesinin sonunda bir "Natık" gönderilmesi iken kozmoloji anlayışı için şu örnek verilebilir: Nizari İsmailiyyesinin merkezi yönetimi konumunda olan Alamut ya da Elemut Kalesi'nin kelime anlamı "Kartal Yuvası"dır. Ebced hesabına göre "Elemut" Hicri 483 yılına tekabül etmektedir ki bu sayı kalenin Hasan Sabbah tarafından zapt edildiği yıla karşılık gelmektedir. Bir ara televizyonlarda da bir hayli popüler olan Kuran'ın Matematiksel Mucizeleri konusunu sanırım hepiniz hatırlıyorsunuzdur.

Bu inancın Allah, akıl, ruh, Mehdi, kıyamet, enkarnasyon (ete kemiğe bürünme), ilim ve bilgi üzerine doktrinlerine bakıldığında Helenistik Ortadoğu'nun kültürel arka planından tutun, Yahudilik, Hristiyanlık, Zerdüştlük, Budizm ve hatta Mezopotamya ve Antik Yunan uygarlıklarının etkileri açıkça görülmektedir. Nitekim kaleyi yerle bir eden Moğol prensi Hülagu'nun resmi tarihçisi Cüveyni tarafından ifade edildiğine göre sadece yanıp kül olması bile 7 gün 7 gece sürecek büyüklükte bir kütüphanesi bulunan Alamut'ta hiç bir yedek nüshası da bulunmayan sayısız eser kül olmuştur.

Konu hakkında siz de benim gibi gittikçe artan bir merak duymaya başladıysanız sizlere Farhad Daftary'nin İsmaililer-Tarihleri ve Öğretileri kitabını tavsiye edebilirim. Tabii 2006 yılında Doruk Yayınevi tarafından basılan ancak tek baskı yapan kitabı bulabilirseniz. Bununla birlikte aynı yazarın Alamut Efsaneleri isimli kitabına ulaşmanız zor olmayacaktır. Aynı zamanda Faik Bulut'un Hasan Sabbah Gerçeği ve Bernard Lewis'in Alamut Kalesi ve Hasan el-Sabbah kitapları da aydınlatıcı eserler. Eğer kalbiniz dini karalamalardan uzak ve olabildiğince tarihsel ve nesnel yazılmış kitaplar okumaktan yanaysa...