29 Mayıs 2015 Cuma

HASAN SABBAH


Tarihi roman okumanın en büyük handikaplarından biri tarihin nerede bitip kurgunun nerede başladığını asla bilememektir. Bütün Türkiye'nin Kanuni Sultan Süleyman dönemini Muhteşem Yüzyıl'dan öğrendiğini düşünürseniz daha iyi anlarsınız belki demek istediğimi. Wladamir Bartol'un kitabında da beni aslında uykumdan edecek kadar heyecanlandıran bu duygunun ta kendisi idi. Okuduğum şeylerin ne kadarının gerçek ne kadarının kurgu olduğunu bilmemek ve önümde duran bu yeni gizemi keşfetmek arzusu... Nitekim daha araştırmamın en başında romanın ana kurgusunu oluşturan Nizamülmülk, Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah'ın sınıf arkadaşlıklarının, fedailerin haşhaş kullandıklarının ve Alamut Kalesi'nin arkasında yaratılan sahte cennetin tamamiyle uydurma olduğunu öğrendim. Wladamir Bartol romanını büyük ihtimalle Hasan Sabbah'ın Avrupa'da tanınmasını sağlayan Marco Polo'nun Seyahatnamesi'nde verilen bilgilere istinaden yazmıştı. Ancak Marco Polo Alamut Kalesi'ne kale Moğollar tarafından yerle bir edildikten tam 17 yıl sonra gelmişti ve tüm yazdıklarını sadece kulaktan duyduklarına göre kaleme almıştı. Yani ortada ne kale ne de sahte cennet bahçeleri vardı.  Peki haşhaş? O da Gazi Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Doç.Dr. Nihat Yazılıtaş'ın ifadesine göre "tamamen Batılıların her şeyi pozitivist yöntem ile açıklama çabasından kaynaklanıyordu. Nitekim tarihi kaynakların hiç birinde İran'daki Nizariler'in haşhaş kullandıklarına dair bir kayıt yer almıyordu. Sadece 1123 tarihli bir metinde o da Suriye'deki Nizariler ile ilgili olarak haşhaşi kelimesi kullanılmıştı."  Yani gerçekte Alamut'ta haşhaş yoktu...Sahte cennet yoktu...Ve Nizamülmülk ile aralarındaki 30 yıllık yaş farkı nedeniyle sınıf arkadaşı olmalarına imkan da yoktu. Ama Allah'tan Hasan Sabbah'ın Nizam'ın başvezirliği döneminde sarayda çalışmış olduğu ve vezirlik iddiası sebebiyle Nizamülmülk ile aralarının açılmasının gerçek olabileceği rivayetine ulaştım da "hepsi mi kurguydu yoksa" şüphesinden kurtardım kendimi... 
   Peki Hasan Sabbah...Kimdi? Gerçekte neler düşünürdü? Amacı ve felsefesi neydi? Gerçekten kitapta anlatılanları yapmış mıydı? Tarihtennotlar.com adresinde " tam adı Hasan bin Ali bin Muhammed bin Cafer bin Hüseyin bin Sabbah el-Hamari olan ve müridleri tarafından Seyduna olarak bilinen İranlı, Büyük Selçuklu Devleti zamanında yaşamış, tarihin en ezoterik ve batıni örgütü Haşhaşileri kuran ve ölene kadar da liderliğini yapan tarihteki en gizemli insanlardan biridir." şeklinde tanımlanıyordu. Vikipedi'ye göre ise " Farklı bir dini ekole dayalı üst düzey dini bilgi birikimine ve otoriter bir liderlik karakterine sahip olduğu bilinen Hasan Sabbah kurduğu tarikatın suikaste dayanan farklı askeri taktikleri ve 34 yıl boyunca dışına çıkmadan yaşadığı Alamut Kalesi ile tanınmakta"ydı.
     Tarihi kayıtlara göre ise 1052 veya 1053 yılında İran'ın Kum kentinde doğan ve rivayete göre Yemen kökenli olan Hasan Sabbah 17 yaşına kadar 12 imamcı Şii eğitimi ile büyüyor. Rey şehrindeki eğitimi sırasında Amireh Zarab ve Ebu Nedim Zarac adında iki İsmaili derviş ile karşılaşması Hasan Sabbah'ın hakikat arayış serüvenini dolayısıyla hayatı değiştiren olaylar oluyor. Merakının peşinden İsfahan'a giderek İsmaili doktrinini öğreneceği iki yıl geçiriyor ve sonra Mısır'a giderek Kahire'de Fatimi Halifesi ile görüşüyor. Buradaki yemin töreninin ardından halife Mustensir'in baş daisi Abdul Malik el Attaş tarafından dai yardımcılığına getirilerek öğretisini yaymak için Azerbaycan oradan da Silvan'a geçiyor. Buradaki misyonerliği sırasında yaşadığı tartışmalar neticesinde kentin Sünni kadısı tarafından kentten kovulunca Musul'a oradan da Şam'a geçen Hasan Sabbah 1078 yılında Kahire'ye geri dönüyor. 
     Halifenin ölümünden sonra yaşanan veliaht kavgasında büyük oğul Nizar'ın tarafını tutan ancak diğer oğulun halifeliğini savunan baş vezire yenilen Sabbah önce tutuklanıyor ardından sürgün ediliyor. Tabii ki Nizar da öldürülüyor. Bu tarihten sonra Hasan Sabbah'ın liderliğini yaptığı ve Nizar'ın imamlığını savunan gruba Nizari-İsmaili denmeye başlanıyor. Kuzey Afrika'ya zorunlu yolculuğundan kurtularak Suriye'ye gitmeyi başaran Sabbah buradan Suriye'ye geçiyor.  1081 yılında ise tekrar İsfahan'a dönüyor. İran'da İsmaili davasına hizmetlerini sürdüren ve geniş başarılar kazanan Sabbah'ı hala dailer daisi olan Abdul Malik el Attaş Daylam dailiğine atıyor. Bölgedeki erişilmez kaleyi davası için mükemmel bir yer olarak seçen Sabbah Kahire'de El Ezher'de gördüğü iki yıllık eğitim döneminin ardından 1090 yılında İran'a geri dönerek Alamut Kalesi'ni ele geçiriyor. Nizar'ın oğlunu da yanına alarak imamlık iddiasını sürdüren Sabbah öldüğü 1124 senesine kadar bu kaleden çıkmıyor. 
     Öldüğünde arkasında sadece İran'da değil tüm Mezopotamya'da korkulur bir askeri ve siyasal bir güç bırakan Hasan Sabbah'ın bağlı olduğu Nizari İsmaliyesi doktrini, nasıl güçlendiği, nelerle mücadele ettiği, Alamut Kalesi'nin sonu ve tarikatın günümüzdeki temsilcileri izleyen yazılarımızda...  

28 Mayıs 2015 Perşembe

HAŞHAŞİLER ÜZERİNE TARİHİ BİR ROMAN: ALAMUT...

"HİÇ BİR ŞEY GERÇEK DEĞİLDİR, HER ŞEYE İZİN VERİLMİŞTİR."

Kitabı bitireli tam bir hafta oluyor... ama hakkında çok ama çoookkk şeyler yazabileceğim bu kitabı bir yazıya nasıl sığdırırımın derdiyle bir türlü yazmaya başlayamadım. En son dün gece kocaman bir heyecan dalgası içerisinde ne yapacağımı buldum...O kadar heyecanladım ki bütün geceyi düşünerek, plan yaparak ve taslak hazırlayarak geçirdim. Uyuyabildiğimde saat 6:00'dı ve en son hatırladığım Allah'a "Ne olur bu heyecanım uykusuzluğuma yenik düşmüş bir şekilde uyanmayayım. Sanki tüm geceyi uyuyarak geçirmiş gibi dinç uyanmamı sağla!" diye dua ettiğim. Ve saat 8:30'da evi derleyip topladıktan sonra yazımın ilk bölümünü yazmak için bilgisayar başındayım.

Hayatta beni en çok dehşete düşüren şeylerden biri insanların ortalama bir insan zekasıyla bile mantıksız olduğu aşikar olan şeyleri nasıl göremeyip, deyim yerindeyse ipe sapa gelmez şeylere nasıl inandıkları ve inandıkları doğrultusunda da körü körüne itaatkar olup, başka insanların canına bile kastedebildikleri konusudur. En basitinden batıl inançlar: "şeytan kulağına kurşun" diyerek tahtaya vurup, bir yandan kulağımızı çekerken bir yandan öpücük atmak mesela... Ya da holiganların sırf tuttukları takım için diğer takım taraftarlarını öldürebilmeleri... Köktendinci örgütlerin kendilerine gelişmiş ülke vatandaşlarından bile taraftar bulabilmeleri... İntihar bombacıları... Ölüp de yeniden dirildiğini iddia eden sahte şeyhlerin müridi olanlar..."Karımla yatakta görsem kıskanmam" dedirtecek boyuta varan yalakalık... Ve daha sayılabilecek yüzlerce binlerce örnek... 

Bu kitapta insanoğlunun nelere inandırıldığı, nasıl oyuna getirildiği o kadar güzel anlatılmış ki bir kaç cümle ile değinip kitabı okumanızı tavsiye ederek yazımı bitirmek içime sinmedi başta da dediğim gibi...Ben de bir yazı dizisi hazırlamayı planladım. Size bugün kısaca kitabın yazarı hakkında bilgi verdikten sonra yarın ve izleyen günlerde kitabın baş kahramanları ve İsmaili tarikatı hakkında detaylı bilgiler vereceğim. Burada hem tarihten hem de kitaptaki kurgulardan faydalanacağım. Daha sonra kitabın temel olayını baz alarak sizlere İslamiyetteki cennet inancını aktarmaya çalışacağım. Burada hem Kur'an-ı Kerim'den hem de diğer kitaplardan alıntılar yapmayı planlıyorum. Ve diğer konular: Araplarda Türk düşmanlığı, İslam'da Mehdi inanışı...Ve son olarak Elif Şafak'ın Aşk romanında Şems'i Tebrizi ağzından yazdığı 40 kural gibi Hasan Sabbah'ın felsefesini oluşturan 40 kuralı yazacağım sizlere...Biliyorum ki içinden size çoookkk tanıdık gelenleri olacak.  
Kitabın yazarı Wladimir Bartol hakkında çok detaylı bilgiye ulaşamadım. Kitabın arkasında da olmak üzere hakkında yazılanlar özet olarak şöyle: 1903 yılında Trieste civarında küçük bir Sloven şehrinde dünyaya gelen yazar, Sorbon'da üniversite eğitimi almış. Felsefe, psikoloji, biyoloji ve dinler tarihi alanlarında aldığı eğitimlerin birikimiyle ilk ve en önemli eseri olan Alamut'u 1938 yılında yazmış. Kitap yazıldığı dönemde el altından satılacak kadar tehlikeli bir kitap olarak görülmüş. Hayatı boyunca vatanını işgal eden Alman ve İtalyan faşistlerine karşı mücadele eden Bartol, 1956 yılında kitabını bir daha yayınlamayı başarmış. 12 Eylül 1967 tarihinde vefat eden yazarın kitabı bu gün dünya çapında Slovenya edebiyatının en popüler eseri olarak kabul edilmektedir. 

26 Mayıs 2015 Salı

NEŞELİ GÜNLER... Mİ?

BOŞANMA ÇOCUKLARI NASIL ETKİLİYOR?

Bu yazıyı yazmak aslında Neşeli Günler filmini tekrar izlediğim geceden beri aklımda… Bin defa yayınlansa bin defa izleyeceğim o şirin turşucu ailenin yaşamını bu sefer kahkahadan çok buruk bir gülümseme ile takip ettim. Nedeni ise anne ve babanın boşanmış olmasının o yaşa gelmiş çocuklarda bile açtığı derin yaraya ilk defa bu kadar dikkatle bakıyor olmamdı. Daha önce yıllar öncesinin temiz insanlarının temiz yaşantıları diye özlemle izlediğim, Adile Naşit, Münir Özkul ve Şener Şen’in dev oyunculukları ile bir o kadar sıradan, bir o kadar saf, bir o kadar komik ve bir o kadar yaşamın ta kendisi olan film bu kez yüreğime bir kor bıraktı. En büyük çocuklarının kendisini istemeye gelecek aileden utanarak anne-babasının boşanmış olduğunu gizlemesi, üstünden 10-15 yıl geçmiş olmasına rağmen hala anne ve babasını bir araya getirmeye çalışmaları ve onları buna zorlamak için açlık grevine gitmeleri... Boşanmış ailelerin çocukları neler yaşıyordu? İlişkilerimizdeki “turşu nasıl yapılmalıdır?” kadar küçük veya “dayak” gibi büyük sorunları kendimiz adına bir çözüme kavuştururken, en sevdiklerimizi ihmal etmeye hakkımız var mıydı? Boşandık diye eşimizi, çocuklarımızın anasını, babasını hayatımızdan külliyen dışlama lüksünü bize kim veriyordu? Ya da daha kötüsü, boşandık diye çocuklarımızdan vazgeçmek de neyin nesiydi? Bütün film boyunca bunları ve daha nicelerini düşündüm durdum.

Yaptığım küçük bir araştırma neticesinde TÜİK’in 2014 verilerine göre ülkemizde evlilik sayısının bir önceki yıla göre yüzde 0,1 azalırken, boşananların sayısının yüzde 4,5 arttığını öğrendim. Yine istatistiklere göre bu boşanmaların yüzde 39,6’sı evliliğin ilk 5 yılında gerçekleşirken, yüzde 21,8’i ise 6-10 yılı içinde gerçekleşiyordu. Peki evlilik ilişkisi ne zaman ve neden kutsal olmaktan çıkıp sıradanlaşmaya başlamıştı? İnsanlar evliliğe sadece bazı şeyleri daha özgür yaşayabilecekleri için ve birbirlerini yeterince tanımadan balıklama dalıyor ancak ilk defa özgür bir yaşama kavuşurken aynı evin içerisindeki diğer insan kendilerine ağır bir yük mü geliyordu acaba? Boşanma sebepleri başka bir yazının konusu ama aşikar olan şuydu ki maalesef boşanan ailelerin çoğu çocukluydu…
Boşanma özellikle bizim toplumumuzda kadınlar için istenilmeyen bir durum. Hatta ben istatistiklerdeki boşanma sayısındaki artışların “niyete” göre belirlenmesi halinde korkunç bir oranda çıkacağından adım gibi eminim. Yaralı evliliklerde yetişen çocukların mı daha sağlıklı, boşanmış aile çocuklarının mı daha sağlıklı bireyler olarak yetişeceği de tartışılır bir durum ama bir şey var ki hem boşanan taraflar hem de çocuklar için boşanma insanın başına gelebilecek en sarsıcı olaylardan birisi… Neden tartışılır bir durum dediğime gelince; huzursuz ve birbirini sevmeyen, sadece çocukların iyiliği için bir arada kalan ebeveynlerin kasıtlı sessiz kalmalarına, sürekli bağrış çağırışlarına, hatta fiziksel şiddet göstermeye kadar çeşitli anlaşmazlık tezahürlerine şahit olmuş çocuklar, boşanmış aile çocuklarından daha uyumsuz ve daha sorunlu bireyler olarak karşımıza çıkabiliyor çünkü. Hatta toplumca yaşadığımız iletişimsizliğin, bu kadar öfkeli ve anlayışsız bireyler haline gelmemizin bir nedeni de bu diyebiliriz.
Yine korkunç rakamlar paylaşacağım sizinle. Yapılan araştırmalara göre 1 yılda 1 milyondan fazla çocuğun, anne baba boşanması ya da ayrılığı yaşadığı tespit edildiğinden, bugün yapılan iki evlilikten birinin boşanma ile sonuçlanacağı öngörülüyor sosyal bilimcilerce. Hatta deniyor ki “1983’te doğan çocukların %45’nin anne babası boşanacak. %35’inin anne babası tekrar evlenecek, %20’sinin anne ya da babası ikinci eşinden de ayrılacak. Evliliklerin yarısının ilk 7 yıl içerisinde sona ermesinden hareketle 1980’lerde doğmuş çocukların aşağı yukarı üçte biri 18 yaşına gelmeden tek ebeveynli bir evde yaşayacak.” Anlayacağınız durum vahim. Bu arada boşanmayı tasvip etmediğim, ne olursa olsun evliliğin sürdürülmesi gerektiğine inandığımı falan zannetmeyin. Rakamlar insanların birbirine karşı tahammül eşiğinin, sevginin sürdürülebilirliğinin ne kadar düşük olduğunu göstermesi açısından vahim.
Anne rolündeki aktriste yılın annesi ödülünü bile verdikleri bir dizimiz vardı hatırlarsanız: Çocuklar Duymasın diye. Örnek annemiz, baba ile her kavgasını mutfakta yapardı. Çünkü önemli olan ailede sorun olması değil o sorunların çocuklar tarafından bilinmemesiydi… Böylece çocuklar mutlu mesut yaşamlarını sürdürmeye devam edebilirlerdi. Peki ya sorunlar artık mutfakta konuşarak çözülemeyecek kadar büyürse ne olacaktı? Anne ve babasının anlaşmazlıklarından, kavgalarından uzak tutulan çocuk nasıl bir şok yaşardı boşanma konusunda? Ya bunun tersi olan ailelerde, anne-babasının her kavgasına şahit olan çocuklar için gergin ve mutsuz bir ailede yaşıyor olmak, boşanmayı daha kolay kabullenebilir ya da tercih edilebilir hale mi getirirdi? Bilemiyorum ama her iki durumda da çocuğun anne ve babasına duyduğu sevginin onların birbirlerine duydukları sevgiden bağımsız olduğuna ve ne kadar sorunlu bir ev de olsa annenin veya babanın bu evden ayrılmasının, başka bir yaşam formu tanımayan çocukları dehşete düşüreceğine, ayrılan ebeveynin özlenmesinin ise son derece doğal olduğuna inanıyorum. Bir çocuğun sırf evden ayrıldığı için anne veya babasına bağlılığını ve sevgisini yitirmeyeceğini, ama duyacağı kızgınlık, terk edilme/yalnız bırakılma duygusunun, hayal kırıklıklarının, güvensizliklerinin bundan sonraki ilişkilerinde ve hayatında belirleyici bir etkiye sahip olacağını biliyorum.

Bilim insanlarımız bu konuda neler demekte? Özet mahiyetinde vermek gerekirse, Amoto ve Keith isimli sosyal bilimciler 1991 yılında boşanmış ailelerin çocuklarıyla ilgili yapılan 92 çalışmanın meta analizini yapmış ve çocuğun yaşının bu durumda en önemli etken olduğunu saptamışlar. Aşağıdaki tabloda da genel olarak çocukların yaşlarına göre boşanma olayına verdikleri tepkiler yer almakta.


Çocuğumuzun boşanma olayından bu oranda etkilenmesinin önüne geçmek, bir gün birleşeceğimiz umuduyla hayal kırıklıkları yaşamasını engellemek, ayrı yaşamanın hem onun hem de bizim için en sağlıklı çözüm ve son derece normal olduğuna ikna edip, yıpranmadan bu sürece uyum sağlamasına yardım etmek mümkün mü? Bu konuda atacağımız ilk adım onlara bu süreçte yardımcı olmamız için yapmamız gereken şeylerin bilincine varmak olacaktır. Peki nelerdir bunlar?
Öncelikle, kendinizden, tüm sebeplerinizden ve vardığınız çözüm yolunun doğruluğundan eminseniz yapılacak konuşma konusunda eski eşinizle mutabakata varıp beraberce, boşanmanın ne anlama geldiğini çocuğunuzun anlamasını sağlamanız gerekir. Onunla, yaşına uygun biçimde konuşmalı ve bunun onu nasıl etkileyeceğini somut ifadelerle açıklamalısınız. Bu kararla ilgili ortada bir suçlu olmadığını; hele hele kendisinin herhangi katkısı ya da etkisinin olmadığını ve bundan sonra da olamayacağını, kesinlikle ifade etmelisiniz.
Emin olun ki çocuğunuz, kimin yanında kalacağını, kimlerle nasıl zaman geçireceğini, giden anne veya babasıyla ne sıklıkta görüşebileceğini bilmek isteyecek ve bu konuda sorular soracaktır. Bu nedenle, çocuğunuza kimin, hangi koşullarda bakacağını önceden ayarlayın ve hayat kalitesinin değişmeyeceği ya da en azından daha kötüye gitmeyeceği konusunda olabildiğince gerçekçi ve yaşamayı planladığınız hayata uygun yanıtlar vererek çocuğunuzu rahatlatın. Mümkünse bu süreçte yaşadığı yer veya okuduğu okulu değiştirmemeye ve anne ya da babasını tümden kaybettiği izlenimi vermemeye özen gösterin. Böylece çocuğunuzun yoğun bir kayıp/yitim duygusu yaşamasını önlenmiş olursunuz.
Tabii en önemli şeylerden biri de boşanmanızın şekli. Çirkin sözlerin, tanımların sıkça kullanıldığı, her iki tarafın birbirini ve ailelerini suçladığı bir ortamda çocuğunuzun öfkesinin artabileceğini unutmayın. Böylesi ayrılıklarda çocuğunuzda suçluluk ve değersizlik duyguları, ağlama hissi, uyku sorunları, ders başarısında düşme gibi olumsuzluklar daha şiddetli izlenebilir. Unutmayın ki, karşınızda hırpaladığınız insan eski eşiniz değil, çocuğunuzun anne veya babasıdır. Ve isteseniz de istemeseniz de çocuğunuzun gelişiminde, hayatının kalan kısmında size olduğu kadar ona da ihtiyacı vardır.
Çocuğunuzun sizin için yeri doldurulamaz ve çok değerli olduğunu hissetmesini sağlayın. Onu her zaman sevileceğine ve en iyi şekilde bakılacağına inandırın ve bu yönde davranın. Çocuğunuzu diğer ebeveyn ile mutlu ve sıcak bir ilişki sürdürmek için cesaretlendirin ve bunun için elinizden geleni yapmaya çalışın. Eski eşinizle ilişkiyi mümkün olduğu kadar sorunsuz sürdürmeye çabalayın, mümkün değilse, sorunlarınızı çocuğunuza yansıtmayın. Çocuğunuzla ilgili konularda eski eşinizle işbirliği yapmanız da son derece önemli. Yalnız bunları yaparken abartıya kaçmamaya dikkat edin. Nitekim ihtiyaçlarının, sağlık sorunlarının ya da okul, disiplin problemlerinin her seferinde anne ve babasını bir araya getirdiğini fark eden çocuğunuz bu tür sorunlar “üretmeye” devam edebilir. Küçük Ağa dizisinde olduğu gibi… Sizi yeniden birleştirme isteği ile hareket eden çocuğunuz olmadık yollara başvurabilir, bu da hem onun hem de sizin için ciddi bir ruhsal yük oluşturacaktır. Örneğin, çocuğunuz rahatsızlandı, doktora gidilmesi gerekiyor ve bunu tek başınıza kolayca halledebileceksiniz. Sırf eski eşinizle işbirliği yapmak, çocuğa ikinizin de hala onu sevdiğini, onunla ilgilendiğini göstermek için eski eşinizi de çağırıp, gelmeye zorlamayın. Gelememesi durumunda ise ebeveynlik ve sorumluluk anlamında yetersizliği konusunda, özellikle çocuğun yanında, onu sorgulayıp suçlamalarda bulunmanın ve bağırıp-çağırmanın çocuğunuz için en yaralayıcı tablolardan biri olacağını unutmayın.
Çocuğunuzun boşanmayı saklanması gereken bir durum gibi algılamasının önüne geçerek, hayatlarındaki başka insanlardan ve uzmanlardan duygu ve düşünceleri ile ilgili yardım ve rehberlik istemeleri için onlara yardımcı ve yol gösterici olun. Yaşadıkları ve gösterdikleri tepkiler için suçlayıcı değil, anlayışlı ve destekleyici olun.  
Ve…. “Hayat bu yalnız çekilmiyor” diyenlerdenseniz boşandıktan sonra hayatınıza girecek olan kişileri, ancak ciddi ve uzun süreli bir ilişki söz konusu ise çocuğunuzla tanıştırmanızı tavsiye ederim. Zira hayatınıza giren her insanı çocuğunuzla her defasında tanıştırmayı tercih ederseniz ciddi bir öfke ve uyum sorunuyla karşı karşıya kalabilirsiniz. Bununla birlikte, çocuğunuza gelecekte yaşayacağı ilişkiler konusunda da yanlış bir model oluşturabilirsiniz. Ve eğer yeniden evlenme kararı aldıysanız, bu kişiyi çocuğunuza “yeni-cici anne” ya da “yeni-cici baba” olarak tanımlamaktan kaçının derim. Bırakın çocuğunuz bu kişiye nasıl hitap edeceğini, saygı sınırları çerçevesinde kendisi belirlesin.
Bu yazıya hiç ihtiyaç duymayacağınız mutlu evlilikleriniz olması dileğiyle... 

14 Mayıs 2015 Perşembe

ABDESTLİ KAPİTALİZM

"ÖNCE EKMEK GELİR, SONRA AHLAK!" Bertolt Brecht 

Wikipedi şöyle tanımlıyor: " Kapitalizm, özel mülkiyetin, üretim araçlarının büyük bölümüne sahip olduğu ve işlettiği; yatırım, gelir dağılımı , üretim, mal ve hizmet fiyatlarının arz ve talebin buluştuğu piyasa ekonomisi tarafından belirlendiği sosyal ve ekonomik sistemdir." Bu kapitalizmin "yersen" tanımı ama işin "özü" şu:  


Kanımca, resimdeki utancı sadece o üç kişinin değil bütün insanlığın paylaşması gerekir. Ama en çok utanması gereken Müslümanlardır. Çünkü biz "Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden infak ediniz" diyen; kafirlerin " Allah'ın dilediği takdirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız?" sorusuna "Siz gerçekten apaçık bir sapıklık içindesiniz" yanıtını veren ( Yasin, 47) ve "Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz" ( Al-i İmran, 92) buyuran bir dinin mensuplarıyız...
Ama ne yazık ki dinimiz bu gün kapitalizmin kendisini meşrulaştırmak için kullandığı araçlardan biri haline dönüştürülmüştür. Ve bunu yapanlar yine bizim içimizden hocalar, İslam bilginleri, tabii ki politikacılar ve sermaye sahipleridir. 
Özellikle, şu günlerde asgari ücrete yapılacak zam veya emeklilere yılda 2 defa verilecek bir maaş ikramiye vaadi için kaynak vardı yoktu polemiklerinin yoğun yaşandığı bir dönemde, eline Kutsal Kitabımızı alıp miting alanına çıkanların ya da türbanımızla bizleri özgürleştirdiğini savunanların, bir salon dolusu kapitaliste " Şimdi bu asgari ücret arttığında devletin cebinden hiçbir şey çıkmayacak. Nereden çıkacak? Sizlerin cebinden çıkacak. Diyelim asgari ücret 100 TL arttı. Bunu siz vereceksiniz. Devlet değil, siz. Bunun yol açacağı sonuçlar belli. İhracatçılar olarak siz de etkileneceksiniz. O yüzden bu konuda tutumunuz net olmalıdır." ( Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi) diye seslenmesi bunun hangi boyutlarda olduğunun çok net göstergesidir.
Bizler ise, bu suça "Allah, rızıkta kiminizi kiminize üstün kılmıştır. Fazla verilenler, neden rızıklarını ellerinin altındakilere aktarıp da hepsi onda eşit hale gelmiyor? Allah'ın nimetlerini mi inkar ediyor bunlar?" ( Nahl Suresi, 71 Ayet) seslenişine kulağımızı tıkayarak iştirak etmekteyiz. Uzak veya yakın çevremizde bir çok muhtaç insan varken, kurban adına kesip derin donduruculara attığımız etler...Onca sefalete rağmen hac için harcadığımız milyonlar...40 ta 1 zekatını vererek AKladığımız cipler, evler, katlar, yatlar...Açlık her yerde kol gezerken altına dükkan da yapmayı asla ihmal etmediğimiz cemaat sayısından fazla sayıdaki camiler...Öksüz ve yetimlere değil ama cüppeli ve sarıklılara "dava" adına bağışladığımız paralar...Orta halli bir ailenin mutfak masrafından fazla para ödediğimiz başörtüleri, ayakkabılar, elbiseler...Baldan tatlıdır diyerek vazgeçemediğimiz faiz için uydurduğumuz katılım bankaları, kar payları...
İşte, Abdestli Kapitalizm adlı kitabında Eren Erdem bizlere, kapitalizm denen sömürü sistemi ile İslamiyet'in neden bağdaşamayacağını, din sömürücülerinin "İslam'ın toplumcu yüzünü katlederek, onu nasıl sadece bir pusu kurma aracı haline dönüştürdüklerini" anlatıyor. Ve diyor ki: " Abdestli Kapitalizm bir şirk dinidir. Çünkü şirk, kelime anlamı itibari ile 'bir mala iki kişinin sahip olması demektir.' Dolayısı ile Allah'ın, yani halkın malını gasp edenler, Kuran'ın diline göre şirk ehlidir. Abdestli Kapitalizm, Allah ve Peygamber'e yalan isnad etmek suretiyle oluşturulan emperyalist bir ideolojidir. Bağlı olduğu odakların genel çıkarlarını koruma adına, dinin içeriğini tersyüz etme mücadelesi veren, sosyo-ekonomik bir hegemonyadır. Mutlak dindarlık iddiası ile faaliyet yürütürler. Ancak bilinmelidir ki, Abdestli Kapitalizmin mimarı bizzat Haçlı Emperyalizmidir. (......) Bu gün, emperyalizm ile çelişmeyen bir İslam algısı egemen ise, bu tamamen Abdestli Kapitalizmin eseridir. Çünkü, pratik düzlemde yaşama dikte ettiği din algısı, 'okumanın, sorgulamanın ve düşünmenin yasak olarak kabul edildiği' bağnaz bir putperestlikten ibarettir."  

Bu kitap için sadece "İyi okumalar" demek yetmez; aynı zamanda "İyi düşünmeler" de demek gerekir. 



ÇILDIRACAĞIM!!!

Merhabalar,

Uzun zamandır diyetle ilgili bir şey paylaşmamışım sizinle. Biraz rutine bağladığı için iş paylaşacak çok şey de kalmadı zaten. En son yazdığım gibi devam ediyor hayat. Diyet listeme çok yiyerek değil az yiyerek uymamaya devam ediyorum...Zumbayı ihmal ediyorum ve her gün 1 saat yürüryorum...Amaaa enteresan bir şekilde kilo alıyorum!!! Evet doğru duydunuz...Geçtiğimiz Cuma (8.5.2015) 64.5 olan kilom bu sabah 65.9 olmuş!!! Neden, neden, neden diye sorup duruyorum kendime...Ama hiç bir cevap bulamıyorum. İnanın yıldım artık...Bu 60'lı kilolardan kurtulamazsam kafayı yiyecek durumdayım...İnat damarım kabardı Allah'tan...Vazgeçmiyorum...DİYETE DEVAM... 

Bu arada Facebook'daki bazı arkadaşların paylaşımlarından ilham alarak iki farklı uygulama kattım diyetime bu son iki günde... İlki, göbek eriten kür, diğeri ise zencefil çayı. Zencefil çayı ile detay yanda. Göbek eriten kürümüz ise
  • 3 yemek kaşığı yarım yağlı yoğurt, 
  • Yarım limon suyu ve 
  • 1 çay kaşığı pul biber 
ile hazırlanıyor. Tüm malzemeleri bir kasede karıştırıp afiyetle yiyorsunuz. Sevgili arkadaşım paylaşımında yatmadan yarım saat önce yiyin diye yazmış ama ben en az 2 saat önce yatmadan önceki ara öğünümde yemeği tercih ediyorum. 

Uzun lafın kısası Mart 2015'de başladığım ve her hafta 1 kilo olarak hedef koyduğum diyet maceram 2 ayda 2,5 kilo skoru ile devam etmekte...Umarım, bir daha ki yazımda çok daha iyi haberlerim olur sizlere...

11 Mayıs 2015 Pazartesi

YENİLMEZLER 2: ULTRON ÇAĞI


AKSİYON VAR, KOMEDİ VAR, AŞK VAR VE SONUNDA YİNE İYİLER KAZANIYOR! DAHA NE OLSUN?



Film 1 Mayıs'da gösterime girmeden çok önce oğlum filmi izlemeye gideceğimiz konusunda hem babasına hem de bana söz verdirmişti bile. Anneannesinden döndüğümüz günün ertesinde yani 2 Mayıs'da soluğu sinemada aldık biz de...Anlaşılan filmi bu kadar merak eden sadece biz değilmişiz çünkü IMAX seanslarında yer bulabilmemiz mümkün olmadı. Biz de filmi 3D ve oğlumuzla birlikte gittiğimiz için haliyle Türkçe dublajlı olarak izledik. Filmin fragmanlarında Ultron seslendirmesi bir harika olduğu için Türkçe izleme konusunda tereddütlerim vardı ama açıkça söylemek gerekirse dublajlı hali de bir o kadar başarılıydı.

Çocukluğumdan beri çizgi romanları çok ama çok sevmişimdir. Gerçi ben daha çok Zagor, Swing, Ret Kit, Tom Miks vb. kitapları okurdum. Televizyonla tanıştıktan sonraki ilk kahramanlarımdan biri ise Süperman olmuştu. Tabii hayatımıza Marvel'in girmesi ile bu çıta her filmde biraz daha yükseldi. Örümcek Adam'la başlayan macera, Batman, Hulk, X Men, Kaptan Amerika, Thor, Demir Adam şeklinde uzadı gitti. 2012'deki ilk Yenilmezler filmi ile sevilen tüm kahramanlarını aynı filmde toplayan Marvel çizgi roman meraklılarını da bu anlamda epey mutlu etmişti. İlk filmin oldukça eğlenceli olması nedeniyle ne yalan söyleyeyim ikinci filmi oğlumuz kadar biz de merak ediyorduk. Ama...Ben kendi adıma biraz hayal kırıklığına uğradım. 

Sebeplerine gelince...Öncelikle film 2 saat 22 dakikalık süresine rağmen bir hayli kısa! Çünkü yönetmenimiz Joss Whedon tarafından filmin gelişme bölümünde eski kahramanlarımız, yeni katılan ikizler ve iki de robot olmak üzere toplam 10 kahramanın da şahsi hayatları, korkuları veya geçmişlerine biraz daha derinlemesine göz atmamızı sağlayacak sahnelerle bombardımana tutuluyoruz. Ama hiç birine ayrılan süre o karakterleri aydınlatmak ve onları oldukları duruma getirenin ne olduğunu anlatmak için yeterli değil. Dolayısıyla, çok kısa bir sürede kahramanlara dair sonu bir yere bağlanamayan o kadar çok detayla karşılaşmak bir yerden sonra neyin nereden geldiğini, ne olup ne bittiğini takip etmeyi bayağı bir zorlaştırıyor. Anlayacağınız filmden çıktığımda kafam bir hayli karışmıştı. Herşey yarım yarım kaldığı için de pek tatmin olmamış buldum kendimi. Keşke Alacakaranlık'ın son filminde olduğu gibi 2 bölüm olarak çekilseymiş film dedim kendi kendime...Sanırım filmi daha iyi anlayabilmek ve kaçırdıklarımızı yakalayabilmek için bir daha izlememiz gerekecek. 

Bununla birlikte, oyuncu kadrosunun çok iyi olması, komedi-aksiyon dengesini iyi ayarlayabilen senaryosu ve teknolojinin nimetlerinden son derece iyi faydalanılmış olması filmi sıkıcı olmaktan kurtarıyor. Hatta denilebilir ki kafa karışıklığına rağmen 2,5 saat sıkılmadan o koltuklarda oturmanızı sağlayan çok çok iyi sahneleri var filmin. Özellikle, Hulk ve Demir Adam'ın Hulk'la beraber tasarlamış olduğu Hulkbuster arasındaki dövüş sahnesi, Thor'un çekici ile ilgili esprilerin bulunduğu sahneler, Hulk'la Kara Dul arasındaki flört sahneleri... Ve tabii ki Kaptan Amerika'nın yakışıklılığı, Tony Stark'ın engin karizması ve kötü adam Ultron'un harika seslendirmesi... 

Unutmadan, diğer Marvel filmlerinde de olduğu gibi film bitince hemen salonu terk etmemek gerekiyor... Zira film bittikten sonra verilen süpriz sahne, bizleri yeniden bir sonraki Marvel filmini merak ve heyecanla bekler halde bırakıyor.  

8 Mayıs 2015 Cuma

ANA-BABA VE ÇOCUK


6. Kitabın Ardından,

Bu sefer biraz uzun sürdü kitabımı bitirmem...Hem annemlere gitmek, hem de dönüş sonrası bekleyen işler kitabımla aramı biraz soğuttu. Prof. Dr. Haluk Yavuzer'e ait kitabı, oğlumun ilk yaşlarında almıştım onu yetiştirirken bana kılavuz olsun diye. İçinde yazılanları ne kadar uygulayabildiğime gelirse "Eh! Birazcık!" diyebiliriz. Ne yazık ki insanın kendi anne-babasından gördüğü metotları terk etmesi pek kolay olmuyor. E sonuçta ortaya çıkan mahsul de şimdilik ! (ergenlik henüz atlatılmadığı için kesin yargı bildiremiyorum) pek fena değil. Bilimsel olarak çok doğru şeyleri yapmamış olsam da sezgisel anneliğim o kadar da berbat değil demek ki...
Gelelim kitabımıza...Toplam 10 bölümden oluşan kitap, anne-babanın ideal çocuk beklentisinden tembelliğe, çocukla nasıl iletişim kurulurdan okul başarısızlıklarına, kardeş kıskançlıklarından çocuğun cinsel  eğitimine kadar pek çok konuda kafamızda oluşan sorulara cevap vermeye çalışıyor...
Kitabın tamamı, "Çocuk, küçültülmüş bir yetişkin modeli değil, fakat kendine özgü zeka ve kişilik özellikleriyle donanmış bağımsız bir bireydir." temel kavramı üzerine inşaa edilmiş. Yazarımız kitabın öz sözünde kitabı yazmaktaki amacını "anne babaların kendilerini suçlamaları ve kusurlarını öğrenmeleri için değil, çocuğun gelişim özelliklerinden haberdar olmaları ve onlara karşı nasıl bir tutum içinde olmaları gerektiğini anlatmak" olarak ifade ediyor...Tabii siz kitabı okurken çoğu yerde "ben neler yapmışım öyle!" oluyorsunuz o ayrı mesele...
Peki kitapta eleştireceğim hiç mi bir şey yok? Naçizane evet. Ne yazık ki sosyal bilimlerin tüm alanlarında olduğu gibi bu kitapta da çocuk yetiştirme konusundaki doğruların yazarımızın öznel fikirlerinden bağımsız dile getirildiğini düşünmek çok zor. Bunu en çok "Tek Çocuk" bölümünü okurken hissettim. Bir de olması gerekenlerin anlatılmasında kullanılan örnekler pek bizden değilmiş gibi...Evet, neredeyse tamamında Türkçe isimler kullanılmış ama asılları yabancı ülkelere ait sanki...Bir de belli bir eğitime, sosyal statüye ve iletişim kurma yeteneğine sahip olan insanlar için yazılmış gibi kitap...Yaşanılan ve yaşanması muhtemel sorunlar hep bunun üzerinden seçilmiş izlenimi veriyor...Kendi hayatım üzerinden düşünmeyi başaramadığım çok anlar oldu anlayacağınız...Yine de bunun bir sosyoloji kitabı değil, kişisel gelişimi hedefleyen bir psikoloji kitabı olduğunu göz ardı etmeden okumak lazım. Yani okurken biraz bencil olmak...
Kitabın bütününden çıkardığım sonuca gelirsek: Her şeyin başında olduğu gibi bu işi ( anne-baba olmak) de başarmanın tek yolu SEVGİ, SAYGI ve EMEK...Sanılanın aksine, dünyaya getirilen o minik canlıya hayatının ilk dakikalarından itibaren anne-baba birlikte sahip çıkmak ve bundan sonraki her anında hem ona karşı hem de birbirimize karşı saygılı, sevgi dolu ve sabırlı davranmak gerekiyor. Hayatta hiç bir şeyin aynı şekilde devam edeceğinin garantisi olmadığını bilerek (Ölüm veya boşanma gibi şeylerden bahsediyorum), hem annenin hem de babanın ayrı ayrı çok önemli olduğunu unutmadan, çocukların beslenme, temizlik ve oyun gibi işlerinin "erkek işi" olmadığı gibi garip saplantıları kafalarımızdan atarak, güven verici ve destekleyici bir tutumla onları hayata hazırlamaya çabalamalıyız. 
Kısacası, hepimizin kendimize göre bu kitaptan öğrenecek pek çok şeyimiz var...Kitapta geçen tespitler arasında en çok onayladıklarımdan birini kulağınıza küpe olsun tadında alıntılayarak sizlere veda ediyor ve mutlu aileler olarak yaşamlarınıza devam etmenizi diliyorum....
" Bir çok ana-baba, çocuklarının bağımsızlık kazandığını görmekten endişelenirler. Bu endişe, sadece kendilerinden bir şeylerin koparılmasıyla ellerinde hiçbir şey kalmamış gibi hissetmelerinden kaynaklanmaktadır. Aynı endişenin temelinde, kendi yardımları olmaksızın çocuğun yalnız başına yönlenemeyeceği inancı da yatmaktadır. Bu nedenle çocuğun başarısız girişimleri, zaman zaman ana-babaya doyum sağlamakta ve onların vazgeçilmez olduğunu kanıtlamalarına imkan vermektedir."   
    




6 Mayıs 2015 Çarşamba

GÜLCAN'ın YÜRÜYÜŞLE İMTİHANI!

Merhabalar,

En son yazımda 2 kilo aldığımı belirttikten sonra yeni hedefler koyup yoluma devam edeceğimi söylemiştim hatırlarsanız. Önce size de tavsiye ettiğim gibi, bir gün yürüyüş, bir gün Zumba yapmayı planlıyordum ama havaların çok güzel olması ibreyi yürüyüşten yana değiştirdi. Bu gün sizlerle evimin önündeki yürüyüş yolunda çektiğim resimlerle süslü bir yürüyüşün faydaları yazısı paylaşmaya karar verdim ben de...

Hepimizin bildiği gibi sorunumuz ne olursa olsun doktora gittiğinde sordukları 3 soru var: "Ne iş yapıyorsun?", "Sigara, alkol kullanıyor musun?" ve "Spor yapıyor musun?". Bunun arkasından verdikleri tedavi önerileri de fix haliyle...Stresten uzak dur, sigarayı bırak ve spor yap...Bütün dertlerimizin kaynağı stres, tedavisi spor anlayacağınız. Stresle başa çıkma yolları ayrı bir yazının konusu...Bu gün spor, daha doğrusu yürüyüş konuşacağız. 

Bu konuda daha önce sizlerle Osman Müftüoğlu'nun yazılarını paylaşmıştım hatırlarsanız...Ama havaların kötü gitmesini bahane ederek bir türlü başlayamamıştım ben de yürüyüşe...Bazen hava, bazen zaman, bazen çocuk, hep ama hep mazeretlerimiz olmuyor mu zaten konu spor olunca? Neyse kilo aldığımı ve hedefimden gittikçe uzaklaştığımı görünce tüm mazeretleri çöpe attım ve BAŞLADIM...Günde 1 saat ve 5,5 km. yürüyorum... 

Daha önce de belirttiğim gibi evimizin önünde güzel bir yürüyüş parkuru var...Şelalesi, küçük havuzları, ağaçları, laleri ile güzel bir yol...Tek eksiğiniz müzik...Onu da teknoloji yoluyla hallettiğinizde keyifli ve tempolu bir yürüyüş için her şey hazır hale geliyor...Nitekim uzmanlar da bu tarz yürüyüşün kronik depresyona dahi iyi geldiğini, beyne giden oksijen miktarındaki artışın zihinsel potansiyeli yükselttiğini ve yürüyüş sırasında salgılanan endorfinin (mutluluk hormonu) uykusuzluk gibi sıkıntıya bağlı durumları engellediğini belirtiyorlar. Anlayacağınız seçim sürecindeki Türkiye için de ideal bir spor yürüyüş...Hem gerginliğimizi alıp, hem de doğru seçimler yapmamıza katkıda bulunabilir belki...Ama bunun için yürüyüş saatlerinizi iyi ayarlamanız lazım. Zira saat ondan sonra başlayan otobüsle müzik yayınlarının harap ettiği bünyeyi hiç bir sporun düzeltebileceğini zannetmiyorum...   

Şaka bir yana, uzmanlarımıza göre yürüyüş yapmanın vücudumuza yüzlerce faydası var ama ben sizler için burada sadece bir kaç tanesine yer verebileceğim: 
  1. Kan akımını ve miktarını artırarak, dolaşımı iyileştirip, kalp-damar ve beyinsel     hastalık risklerini azaltmak,
  2. Kalp kası dahil, bütün vücut kaslarını kuvvetlendirerek, daha etkin               çalışmalarını sağlamak,
  3. Sindirimi kolaylaştırmak,
  4. Şişmanlık riskini azaltmak,
  5. Lenfatik dolaşıma yardımcı olmak,
  6. Kan yağlarının (trigliserid) düzeyini düşürmek,
  7. HDL/LDL (iyi/kötü huylu kolestrol) dengesini düzenlemek,
  8. Eklem ve kasların esnekliğini artırarak, bel ve boyun ağrılarını hafifletmek,
  9. Kemiklerin sertleşmesini ve kuvvetlenmesini sağlamak.

Peki hiç mi zararı yok derseniz...Kuralına uygun yapılmayan bir yürüyüşün, herşey de olduğu gibi, sizin için sıkıntı yaratmaktan öteye geçmeyeceği de aşikar. O zaman ne yapmalı? Uzmanlarımız bunu da düşünmüşler ve bizler için şu kuralları sıralamışlar: 
  • Öncelikle, herhangi bir sağlık sorunumuz varsa ve 40 yaşın üstünde isek doktora danışmadan sıkı bir yürüyüş programına başlamayalım,
  • Kilo vermek için yürüyüş sırasında naylon gibi sentetik giysiler kullanmayalım,
  • Yürüyüş öncesinde ağır yememeye dikkat edelim,
  • Öncesi ve sonrasında susuz kalmayalım,
  • Spor ayakkabılar ile yürüyelim,
  • Tempolu ve en az yarım saat olacak şekilde yürümeye özen gösterelim,
  • Çok sıcak havalarda yürümekten kaçınalım, 
      Ve en önemlisi,
  • Herhangi bir sorun, sıkıntı hissettiğimizde yürüyüşü hemen bırakalım...
Hedefimiz tabii ki herşeyden önce sağlık... Ama benim yürüyüşlere başlama amacımın kilo vermek olduğunu da hepimiz biliyoruz. O nedenle bu sporu diyetle desteklemenin kilo vermenin olmazsa olmazı olduğunu ayrıca belirtmeme de gerek yok sanırım. Ne yazık ki hiç bir hapın, diyetin, hatta ameliyatın tek başına çözüm olmaması gibi sporun da tek başına kilo vermede bir faydası yok. Ama diyetle birleştirildiğinde ne kadar etkili olduğunu bu gün tartım ispat etti bana. Zira, 2 günde 1 kilo farketmişim! 

Uzun lafın kısası, çok basit bir programlama ile hayatınıza ekleyeceğiniz bir saatlik yürüyüş, yukarıda saydığımız bir çok faydanın yanında, sizlere yazın plajlarda kendinizi çok daha iyi hissedeceğiniz anlar bahşedecektir.  E daha ne diyeyim ben sizi motive etmek için? Bu kadarı bile yetmez mi?




4 Mayıs 2015 Pazartesi

TEKRAR MERHABA!!!

Günaydınlar,

Yeni bir ay, yeni bir başlangıç...Demiştim ya giderken döndüğümde kilo vermiş olmak değil, almamış olmak olacak amacım diye...BAŞARAMADIM!

Tam 2 kilo almış olarak döndüm memleketten. Anlayacağınız son 3 haftamı yedim tekrardan. Şimdi hızlı bir başlangıç yapıp kendime gelmem lazım. Acilen diyete geri dönüyor ve hayatımdaki hareketi artırıyorum. Zaten hatırlarsanız uzun süredir 64.9 kiloyu geçemiyordum. Gönül isterdi ivme aşağı doğru insin ama.... 

Her diyeti bozduktan sonra yaptığım gibi: Hedef büyüterek yola devam edeceğim. Bu arada kayınvalidem memlekete gitti. Seçim için geri gelecek...O nedenle yeni amaç 1 Hazirana kadar 59 kiloya inmek! Ho hoooo....Tam 8 kilo! Bu da haftada 1 kilo hedefini 2 kilo olarak revize etmek demek... İmkansız mı? Hayır! Tam tersine gayet normal...O zaman ne duruyoruz?

Ha bu arada neden kayınvalide diye sorabilirsiniz...Gittiği yerde herkese diyet yaptığımı söylemiş olması sizce bir sebep olarak yeterli mi?