24 Nisan 2015 Cuma

5. HAFTANIN ARDINDAN


Günaydınlar,

5 haftamı bitirdim diyetimde. Ne yazık ki güzel haberler veremiyorum. İlk başta belirttiğim gibi hedefim hafta 1 kilo vermekti. Yavaş olduğunu biliyordum ama daha inanılır hedefler verebilirsem kendime hayal kırıklığına uğrama ihtimalimin düşük olacağını düşünmüştüm. Ama yine de bu gün klavyenin başına üzgün oturuyorum. Çünkü ne yazık ki iki haftadır 1 gram dahi veremedim. 64.9! Takılı kaldım bu kiloya. Her gün tartıya çıktığımda gördüğüm kilo bu. Nedendir bilinmez. Yediklerimi azaltamam çünkü zaten meyvelerimi hiç yemiyorum bu iki haftadır. Sanırım aktiviteyi artırmak gerekecek. 

Önümüzdeki hafta annemlerde olacağım. Memleketimin güzel havasını solumak yarar belki bana. Ama bu arada annemin o güzel yemekleri tarafından imtihana da tutulacağım. Bana şans dileyin ne olur! Gerçekçi bir hedef olsun diye önümüzdeki Cuma eve döndüğümde Cumartesi sabah tartıda şimdi yakındığım 64.9'u görmeyi hedefliyorum. 

Anlayacağınız bir hafta boyunca yazı yazamayacağım bloğuma. Ama döndüğümde bir de süprizim olacak size. Bu arada haftanın kitabı olarak seçtiğim Haluk Yavuzer'in Anne, Baba- Çocuk kitabını bitireceğim. Umarım döndüğümde hava da güzelleşmiş olacak Ankara'da... Hep beraber yürüyüşlerimize başlayıp, Zumbamıza devam edeceğiz yine. Ve kilo vereceğiz! Sağlık ve mutlulukla kalın...  












22 Nisan 2015 Çarşamba

AYAKKABI TUTKUSU

Eğer bir kıza doğru ayakkabıyı verirseniz, o dünyayı bile fethedebilir.”Marilyn Monroe




Çocukluğumuzun bayramlarının en büyük heyecanı sabah başucumuzda uyandığımız yuvarlak burunlu, alçak topuklu, bilekten ya da ayağın üst kısmından atkılı, kırmızı veya siyah ama illa ki parlak ayakkabılarıydı.

O ayakkabıların bir kız çocuğu için ne kadar önemli olabileceğini Anna Davis’in Ayakkabı Kraliçesi kitabını okuyunca anladım. Benim için ayakkabı hiçbir zaman bir tutku olmadı. Renkleri ve modelleri beni cezbeden çok ayakkabı oldu ama ihtiyacım olmadığı halde aldığım ayakkabı sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Bu nedenle hemcinslerimdeki ayakkabı tutkusu benim için hep bir anlaşılmazdı. Bu roman sayesinde tutkunları için bir ayakkabının neden asla sadece bir ayakkabı olmadığını anladım.

Peki neydi bu ayakkabı tutkusu?

Bence, kadınlardaki meşhur ayakkabı tutkusunu yaratan çocukluğumuzun o parlak (literatürdeki ismi ile) Mary Jane ayakkabılarıydı. Sadece yeni alınan bir ayakkabı olduğu için değil, temsil ettiği şeyler nedeniyle tabii. Bi defa o ayakkabıyı giydiğinizde kendinizi kadın gibi hissederdiniz. İkincisi o parlak ayakkabılar ancak bir prensesin olabilirdi; masallardaki gibi….Kısacası ayakkabının ötesinde bir şeydi onlar…Hayallerimize dokunurlardı. Anna Davis’in deyimiyle “Hayallerden yapılmış ayakkabılar”dı….

Yaşam Tasarım Merkezi kurucusu Ebru Demirhan’a göre ise tüm bağımlılıklarda olduğu gibi ayakkabı bağımlılığının da kaynağı, kişinin babası ile arasındaki eksik duygunun tamamlanma ihtiyacıydı. Kişinin babasından almak istediği ve alamadığı duygu ne ise sık tekrarlanan eylemler olarak hayatımızda yer alıyordu ve duygu tamamlanamadıkça eylemin şiddeti artıyor böylece ba­ğımlılık oluşuyordu. Ayakkabı da köklenme ihtiyacı ile ilgiliydi ve babaya güvenmekle ilgili hisler yeterli değilse ayakkabı bir tutku haline dönüşüyordu.
Yazarımız da aynı kanıda olmalıydı ki, roman kahramanımız Genevieve Shelby King de ayakkabı tasarımcısı Paola Zachari’ye ayakkabılara neden düşkün olduğunu anlatırken, Mary Jane ayakkabılarının annesinin mutlu olduğunu gördüğü o tek günde alındığından ve annesini hiç mutlu edemediği için babasına olan büyük nefretinden bahsediyordu. 

Rüya terapisti ve psikiyatr Nusret Kaya'ya göre de, ayakkabı tutkusu olan kadınların cinsellikle ilgili sorunları olabilirdi. " Rüya dilinde ayakkabı vajinal simgeydi ve vajinal orgazm yaşamayan kadınların rüyalarında ayakkabı görmeleri tesadüf değildi. Zamanla karşı konulmaz bir ayakkabı satın alma hastalığına dönüşüyordu ve bu aslında alt beyin ve kuyruğunun farkında olmadan ve umutsuzca vajinadaki ışığı arayışıydı." 

Kocası Robert’a aşık olmayan ve onunla sadece baba evindeki o mutsuz ve kapalı hayatından kaçmak için evlenen Genevieve’in ayakkabılara olan tutkusunun kaynağı yoksa şu kelimelerde mi gizliydi:

“ Robert’in töreni andıran ‘öncesi’ adetleri vardı. Kapısını değişik biçimde çalardı. Sonra kim olduğunu söylemesi gerekliymiş gibi, içeri girmeden önce, ‘Benim’ diye seslenirdi. Sol taraftan, ama her zaman soldan, yatağa girer ve soğuk ayaklarını Genevieve’inkilere dayayıp ısıtırdı.
Bir de ‘o esnada’ ritüelleri vardı. Önce boğulacak gibi olmasına neden olan, bol sakallı öpüşmeler, sonra da çarşafların altında bitmek bilmeyen debelenmeler. Sonuçta, Robert pijamasını çıkarır, üzerine çıkar ve işini görürdü. Kıpkırmızı yüzü, mekanik hareketleri ve bütün ağırlığıyla. Ve çarpma sesi başlardı. Takkada tak. Giderek daha hızlı. Tıpkı fazla kurulmuş bir oyuncağın üzerinde sevişmek gibiydi.
Bittikten sonra, çıplak omuzlarında daireler çizer ve canı en konuşmak istemediği anda onunla konuşmaya çalışırdı.
‘Ne düşündüğünü bilmek istiyorum çünkü sen benim karımsın’
Genevieve, olmaya çalışıyorum diye düşündü. Gerçekten çabalıyorum. ” 

Her ne kadar erkeklerin bu tutkuya anlam veremedikleri daha doğrusu bunu anlamsız buldukları söylense de bundan rahatsız olmalarının tek sebebi aslında mevzunun sadece ayakkabıdan ibaret olmadığını seziyor olmaları bence. Ama hangi erkek partnerine yetersiz geldiğini ve bunun bir çift ayakkabı ile giderilmeye çalışıldığını kabul etmeye yanaşır sizce…

Romanımız da ise Genevieve’nin eşi Robert 500’den fazla çift ayakkabının sadece ayakkabı olarak geçiştirilemeyeceğini biliyor ve karısı evde olmadığı bazı zamanlarda vaktini ayakkabı odasında geçiriyor. Şöyle anlatmış yazarımız: “ Genevieve’nin ayakkabı odasında rasgele bir kutu alıp aşağı indiriyor ve içine bakıyor. Bundan, biraz karıncalanma gibi, cinsel heyecan duyuyor. Onu heyecanlandıran ayakkabılar değil. Karısının bunları giymesi ya da kutularından çıkarması düşüncesi de değil. Bu birinin günlüğünü okumaktan alacağınız heyecan gibi, başkasının özeline girme duygusu.”  Bu anın sihri Penélope Cruz’un şu kelimelerinde saklı bence:“Bürüneceğimiz karakterin kostümleri ve ayakkabıları gelmeden, kendimi asla o kadının içine sokamıyorum. Ayakkabılar, bana ne yapmam gerektiğini söylüyor. Her şey orada başlıyor.

Ve işin içinde kadın varsa mutlaka kilo da olur klişesini yerle bir etmemek için şunu da belirtmek gerekiyor ki bir araştırma sonucuna göre de kadınların ayakkabı tutkusunun sebebi:  ne kadar kilo alınırsa alınsın ayak numarasının değişmemesi nedeniyle, ayakkabının bir ömür boyunca giyilebilecek olması,  kadınlarda sonsuza dek sahip olunabilecek bir objeye duyulan ihtiyaç hissinin vazgeçilmez oluşuyla açıklanıyor.

Sizin sebepleriniz nelerdir, ayakkabı tutkunuz ne boyuttadır bilmiyorum ama anlaşılan o ki bir Kızılderili atasözünde dendiği gibi

Birini yargılamak istediğiniz zaman, önce gökte üç ay değişene kadar, onun ayakkabılarıyla yürümelisiniz!


19 Nisan 2015 Pazar

BİR AYIN SONUNDA

Günaydınlar,

Bu gün diyete başlayalı tam 31 gün oldu. Ben buna bir ay diyorum. Bir ayın sonunda bu gün tartıda gördüğüm rakam 64.9! Tam 3,5 kilo vermişim anlayacağınız. Haftada bir kilo hedefine bakarsak Nisan ayı hedefini tutturamadığımı görürsünüz. Yine de 2 doğum günü partisi, bir mevlüt ve bir kaç yemek davetinden sonra hiç de fena değil bence...

Neyse geçmiş geçmişte kalır. Önümüzdeki günlere bakacağız artık. Sevgilerimle...

17 Nisan 2015 Cuma

YÜRÜYÜŞ DETOKSU YAPIN!

OSMAN MÜFTÜOĞLU DER Kİ:

En keyifli ve faydalı bahar egzersizi hangisi? hangi egzersiz bedensel olduğu kadar ruhsal detoksu da destekler, kilo vermeye, toksin temizlemeye, kıştan kalan kirleri silp süpürmeye yardım eder?Cevap sadece bir sözcükten ibaret: YÜRÜMEK!

Baharı her gün düzenli yürüyerek karşılayın. Hele bir de sağlığınız elverir, tempolu ( dk.da 120-140 adım) yürümeyi de başarabilirseniz, bunun en etkili forma girme ve detoks yöntemi olduğundan kuşku duymayın. Diziniz, beliniz, kilonuz, kalbiniz veya doktorunuz müsaade etmiyorsa tempolu yürüyeceğim diye kendinizi zorlamayın, dakikada 80-100 adımlık bir hızda yürümeniz de işe yarar. 

Yürürken nefes nefese kalmayın, tıkanıp yorulmayın, yorulunca dinlenip sonra tekrar deneyin. "İş güç çok her gün 30-40 dakika ayıramıyorum" diyorsanız günde iki kez 15 dakika ya da saat başı 5 dakika yürümeniz de işe yarar. Yeter ki vazgeçmeyin, yeter ki yürümeye devam edin. 

Dyt.NİLÜFER BAYRAM DER Kİ:

Sağlıklı yaşamın yükselişe geçtiği bir zamandayız. Bunu yaparken önemli bir şeyi atlıyoruz: Haz duygusu! Oysa haz duygusunu pas geçtiğinizde keyiften, lezzetten, kendini iyi hissetmekten de vazgeçtiniz demektir. Böyle bir durumda sağlık da uzun ömür de beş para etmez. 
Ne "beslenme terörü" estiren katı diyet listeleri, ne hala "ağrı yoksa kazanç da yoktur" diyebilen egzersiz önerileri iyi hayatın reçeteleri olamaz. 
Diyet ve egzersiz yaparken de gülüp eğlenmekten, hayattan keyif alıp, haz peşinde koşmaktan, dünyayla zevkli ve güzel ilişkiler kurmaktan vazgeçmemeli, bu tür vazgeçmeleri dayatanlardan da uzak durmalıyız. 

GÜLCAN DER Kİ:

Bu yazılar Zumbanın ve yürüyüşün kutsandığı yazılardır bana göre arkadaşlar. Her ne kadar gazeteyi elinize alıp okuduğunuzda haz verici spordan Pilates'in kastedildiğini görseniz de inanmayın derim ben. Onu da yapan biri olarak gerçekten harika bir spor olduğuna katıldığımı ama haz verici kısmında Zumba ile yarışa bile giremeyeceğini de belirtmek isterim. 

Sonuç olarak, spor programımızı baharın da gelmesinden cesaretle gün aşırı Zumba, geri kalan günlerde de yürüyüş olarak revize etmenin tam zamanıdır derim.   


16 Nisan 2015 Perşembe

MAKSİMUM EĞLENCE!


Bu Dans Yıkılıyooooorrrr!

Deli gibi dans edip, deli gibi eğleneceğiniz bir müzik...Seksi hareketler...İlk öğrendiğimizde salondaki tüm bayanların gülmekten dans edemediğini hatırlıyorum. Kırın kalıplarınızı hanımlar!!!Öğrenin hatta eşinize de öğretin. 


NEDİR BU KADINLARIN AYAKKABI DÜŞKÜNLÜĞÜ

 AYAKKABI KRALİÇESİ

Yeni haftamızın kitabını seçtim...Ayakkabı Kraliçesi Anna Davis tarafından yazılmış bir roman...Arka kapağında yapılan özete göre romanımızın konusu şöyledir:" 1920'lerin Parisi. Çılgın yıllar! İngiliz sosyetesinin en güzel kadınlarından Shelby King, günlerini şık kıyafetler içinde, en gözde sanatçıların, yazarların ve toplumun önde gelenlerinin katıldığı partilerde geçirir. Bohem bir hayat, zengin bir koca, lüks bir apartman dairesi ve ayakkabılar! Paola Zachari, tutku objesine dönüşen ayakkabıların tasarımcısıdır. Shelby de bir çift Zachari ayakkabısına sahip olma tutkusuna kapılır. Sadece ayakkabılar değil, onları tasarlayan Zachari de bu tutkunun bir parçası olur." 

Yine aşk, yine tutku dolu bir hafta bizi bekliyor. 

15 Nisan 2015 Çarşamba

BEN KÜFÜRBAZ DEĞİLİM... İLHAM PERİLERİM SÜRTÜK...

CAN YÜCEL

1926 İstanbul doğumlu. Eski milli eğitim bakanı, Köy Enstitüleri'nin kurucusu Hasan Âli Yücel'in oğludur. Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nde Latince-Yunanca okudu. Öğrenimine İngiltere'de Cambridge Üniversitesi'nde klasik filoloji okuyarak devam etti. Sanat tarihi dersleri izledi. Şair, çevirmen ve radyo görevlisi olarak tanındı. Çeşitli elçiliklerde çevirmenlik, Londra'da BBC'nin Türkçe bölümünde spikerlik yaptı (1953-1958). Türkiye'ye döndükten sonra bir süre turist rehberi olarak çalıştıktan sonra bağımsız çevirmen ve şair olarak yaşamını sürdürdü. Nazım, nesir çevirileriyle de tanınan Can Yücel, şiir alanında ilk kitabı YAZMA (1950) dan sonra uzun bir süre biçim arayışlarıyla oyalandı.

Çeşitli edebiyat, kültür ve siyasi dergilerde ;   şiirleri, edebiyat ve tiyatro çevirileri ile siyasal konularda yazıları yayımlandı. 12 Mart döneminde Che Guevara'nın "Gerilla Harbi" ve "İnsan ve Sosyalizm" kitaplarının çevirisi nedeniyle 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 1974 affıyla tahliye oldu. 12 Eylül sonrasında "Somut" dergisindeki "Hamileler" isimli şiiri edebe aykırı, müstehcen olduğu iddiasıyla para cezasına çarptırıldı. Aynı iddiayla "Rengâhenk" adlı kitabı toplatıldı. Şairliğini, şiirin külhanca raconlarından yararlanarak siyasal inançlarıyla yoğurdu. 

Bu, değerli şairimizin internetten bulduğum kısa hayat öyküsü...Öykü, 12.08.1999 tarihinde İzmir'de son buldu. Kendi deyimiyle "Koskoca Can Yücel grip olacak değildi ya, kanser olmuş"tu..."Dolu dolu yaşa hayatı, dilini keşkeler sarmasın", "Toprak gibi olmalısın, ezildikçe sertleşmelisin", " Hayatta her şeyini bir kişiye bağlama, çünkü onu kaybedersen herşeyini kaybedersin" ve daha nicelerini bırakıp bizlere "Vedalar acıtsa da bazen gitmek gerekir" dedi ve gitti. Daha nice güzel insanlar gibi..."Nispeten ucuzluk" dediği, "şu deniz gören mezarlığın oraya" Datça'ya gömüldü. "Kendi kulağına küpe takan adamı taşlayıp, götüne kazık sokan adamları alkışlayan milleti" tarafından mezarı parçalandı. Çünkü onların yürekleri yetmezdi öfkelerini şiirlere dökmeye...Onlar şiirin "kaba"sına kızar ama duygularını ancak kaba kuvvetle anlatırlardı...Oysa o kadar basitti ki herşey...Bu memlekette "göte göt denirdi"...

Yine tarih yazmadığım için kitabı ne zaman aldığımı, aldığım zaman okuyup okumadığımı bilmiyorum. Ama okuduysam bile sadece okumuşum demek ki...Yüreğimi ve aklımı vermemişim...Siz de okuyun Can Yücel'i..."Bazen tek ihtiyacımız olanın bir el ve bizi anlayacak bir yürek" olduğunu unutmadan...






14 Nisan 2015 Salı

BİR OSURUK AĞACIYIM BEN, YELLENDİKÇE ŞİİRLER AÇAN!


Aşka biraz fazla mı daldım ne? Ne çok kitap varmış kütüphanemde aşk üzerine...Elif Şafak'ın AŞK'ını aldım aldım bıraktım elimden...Biraz uzak durayım istedim...Aşık olmak değil de aşka aşık olmak tehlikeli çünkü...


Yeni kitabımız bir şiir kitabı olsun istedim. Can Yücel'den Alavara...Bir kitap fuarında imzasını alma şansına erişmiştim. İnşallah bu yaz Datça'da mezarına bir çiçek koyma fırsatını da bulurum.
                                                           

                                                                     

KABAHAT ALDATANDA MI, ALDATILANDA MI?

Günaydınlar,

Nihayet 3. kitabımızın da sonuna geldim. Nedense okuduğum kitaplardan yeterince zevk alamıyorum bu aralar...Sorun bende mi kitaplarda mı bilemedim. 

Seda Kaya Güler'in kitabında da kurgu hiç hoşuma gitmedi. 10 kadının her konu başlığında ayrı ayrı hayatlarını anlatması kopukluk hissi yarattı bende. Sürekliliği sekteye uğratan bir yol seçmiş yazarımız nedense...

Bunun dışında kendisinin de belirttiği gibi bizden olanların hikayesi vardı kitapta...Her okuyanın belki "aaa...Tıpkı ben!" diyeceği kadınlar, yaşamlar...Kültürü, sınıfı ne olursa olsun kadın olmanın aslında ayrı bir kategori olarak değerlendirilmesi gerektiği, insan olma ortak paydasının aslında erkekler tarafından uydurulmuş bir masal olduğunu yine ve yeniden anlayabileceğimiz hikayeler hepsi...Bana göre, asgari müşterekler tabii ki var ve olmalı da. Ama şu bir gerçek: biz kadınız onlar da erkek! İsteyen kadın, kadınlığını kadın olarak, kadın gibi yaşar; isteyen kadın erkek kafasıyla, erkek olarak yaşamaya devam eder hayatını... 

Size kitabın 313. sayfasından yaptığım bir alıntı ile veda edeceğim bu gün...Ve aldatma, aldatılma üzerinde biraz düşünmenizi isteyeceğim. Kabahatin aldatanda mı aldatılanda mı olduğu ile ilgili o çok beylik soruya takılmanızı, ve kendi yaşamlarınızı bu açıdan bir değerlendirmenizi rica edeceğim. Bizim için önemli olanın hala eşimiz mi yoksa evimiz mi, evliliğimiz mi olduğunu sorgulamanızı bekleyeceğim ve bunu yaparken kendinize karşı samimi olmanızı dileyeceğim...

Konuşmalar 36 yaşında, bankacı, aldatılmış ve boşanmış, bir çocuk annesi Birgül ile kızkardeşi arasında geçiyor.
.......
"... evinde eskisi gibi huzur bulmasını sağla adamın.Gerçi eskisinde de bulmuyordu ki!"
" Ne diyorsun sen ya? Neler saçmalıyorsun?"
" Bir şey dediğim yok. Düşün sadece. Kendini onun yerine koy. Bütün gün işte çalışıyor adam, yorgun argın evine geliyor. Evine, dinlenmeye, huzur bulmaya. Sen nasıl karşılıyorsun onu, ne yapıyordun?"
"Ne yapıyordum?"
" Eve girer girmez huzursuz ediyordun. Ayakkabılarını dışarıda çıkarttırıyordun azarlayarak. Çamurları içeri taşıdı diye kızıyordun. Daha adımını attığı anda gerilim yaratıyordun. Bir sigara yakıyordu, hemen kültablasını eline tutuşturuyordun. Biraz sonra gidip pencereleri açıyordun, sigara dumanı çıksn diye."
" Bütün gün evi temizleyen bendim, halının, parkelerin temiz kalmasını istemem suç mu oldu?"
" Değil elbette. Ama seninki fazla idi. Ne olur, çamur girse içeri? Ertesi sabah temizlenecek zaten. Ne olur halıya sigara külü dökülse? Kocan mı kıymetli halı mı?"
" Ama ben titiz kadınım!"
" O zaman otur evinde tertemiz halılarınla, tozsuz seramiklerinle. Hiç anlamıyorum seni ve senin gibi kadınları. Aklınızı temizlikle bozmuşsunuz. Hemen sofra toplanacak, bulaşıklar yıkanacak. ....Bırak ya bırak! Kocanla sohbet et. Bırak kalsın masa öyle, geç koltuğuna otur, televizyon izle. Sonra toplarsın, istersen sabah toplarsın. Ne olur yani, ne olur?"
" Olmaz!"
" Olmazsa böyle uçar gider adam."
" Ne yani, temiz ve titiz bir kadın olduğum için mi terketti beni?"
" Hayır ablacığım hayır! Bu hallerinle sıkıyordun adamı, evinde rahat ettirmiyordun....Evini, halılarını, kocandan fazla önemsiyordun...."
" Olur mu öyle şey?"
" Farkında değilsin belki ama öyleydi. ...Hiç eniştemi öperek karşıladın mı? Veya öperek işe yolladın mı? Hiç sen istedin diye yatağa gittiniz mi? Hiç kanepede seviştiniz mi? Mutfakta ya da?"
" Daha neler?"
" Neleri yok! Bizim yanımızda hiç öptün mü adamı? Sevgi gösterisinde bulundun mu?"
" Neler saçmalıyorsun sen!"
" İşine gelmeyince saçmalıyoruz değil mi? Bir tek sen haklısın çünkü. Biraz özeleştiri yap, kendini sorgula. Tamam kocan yanlış yaptı ama sen ne yaptın? Senin hataların ne, bunları düşün!"
" Söylüyorsun işte temiz ve titiz bir kadın olmam yüzündenmiş!"
" Of abla! Alınganlığı bırak da, gerçekleri gör biraz. GERÇEKLERLE YÜZLEŞ..."



13 Nisan 2015 Pazartesi

MERHABA

Yeni bir haftaya merhaba!

Yorucu bir hafta sonunun ardından yepyeni bir haftaya başlamanın rahatlığı içindeyim...Hadi itiraf edeyim: Cumartesi diyeti bozdum! 

Kendi doğum günümde dayanmıştım ama oğlumun doğum gününde yapılan hazırlıklar, üst üste ağırlanan misafirler derken ne pastaya ne de hazırladığım hamur işlerine hayır diyebildim. Bu gün ise tartıda 65.6 kiloyu gördüm. Hafta sonunun bana maaliyeti yarım kilo oldu anlayacağınız. İnşallah bu haftamı telafisi için harcayacağım. 

Her şeyin boşverildiği, sadece oğluma odaklandığım bu haftanın diğer bir aksayanı ise kitap okumaya yeterince vakit ayıramamam oldu. Kitabımız henüz bitmediği için yeni kitabın seçimi de bir hafta gecikmeli olarak bu perşembeye kaldı.

Umarım bu hafta kendime daha fazla vakit ayırabildiğim bir hafta olacak. Dolayısıyla da size...Tekrardan yeni bir haftaya merhaba!


7 Nisan 2015 Salı

YENİ DANSIMIZ!!!



İşte yeni dansımız... Clap Your Hands...İyi eğlenceler...İyi terlemeler....


KENDİME İNANMAYA BAŞLADIM


Merhabalar,

Diyetimin 20. günü. Yarın 3 haftamı dolduruyorum. Ve dün yediğim iki dilim ince hamur pizza dışında şimdiye kadar hiç kaçamak yapmadım. Artık kendime kilo vereceğim konusunda inanmaya başladım. Yeme düzenim iyice oturdu ve inanın canım diyet listem dışındaki hiç bir şeyi arzulamıyor.

Yazmadığım günlerde kayınvalidemin yemek daveti tehlikesini de savuşturdum. Hayır gitmeyerek değil. Önce eşimden yemeğe ne hazırlandığını öğrenmesini istedim. Yemeyeceğim şeyler olduğunu öğrenince de kendi çıkınımı hazırlayıp gittim. Çok sevdiğim pazı sarmasını, karnıyarığı ve kadayıfı reddederek diyet listeme uydum ve bu benim kendime olan inancımı daha da arttırdı. Dün ise hem doğum günüm hem de evlilik yıldönümüm olmasına rağmen ziyafetsiz ve pastasız bir gün geçirerek kendi çapımda yıldırıcılara noktayı koydum. Aslında önümde bir zor sınavım daha var. Pazar günü oğlumun doğum günü. Cumartesi okul arkadaşlarının katılacağı bir doğum günü partisi vereceğiz. İşte onu da kazasız belasız atlatırsam bu sene eşimin aldığı 38 beden bikiniyi giyebileceğim demektir. Zira geçen sene alınan bikiniyi diyet çabalarımdaki başarısızlığım yüzünden hala giyebilmiş değilim. 

Bu arada sabah tartıda 65.1 kilo geldim. Bu da toplamda 20 günde 3.3 kilo demek. Haftada 1 kilo hedefime uyuyorum anlayacağınız. Mutluyum daha ne diyeyim. Öğlen öğünümdeki 1 bardak ayrana eklediğim sodamı izin verirseniz şerefime kaldırmak istiyorum. 

Görüşmek üzere... 

4 Nisan 2015 Cumartesi

DİYET HATALARI

Günaydınlaaar,

Rabbim duydu mu sesimi nedir? Ankara bu gün beyaz uyandı...Doğanın bize gecikmeli bir 1 nisan şakası gibi ama her yerde kar var...Belki de Kayahan'a selam çakmıştır yukarıdan birileri ne dersiniz? Acı - tatlı yaşanıyor işte hayat dediğin...Pek çok hatalar yapılarak...Hatalardan ders çıkarılarak...Bazıları inadına o hatalarla yaşamaya devam ettiği için yaşamın çirkinlikleri de ortaya çıkar ya zaten...Tarihin tekerrrürden ibaret olmasının başka açıklaması olabilir mi yoksa?

Neyse dağıttım konuyu...Lafı kendi yaptığım hatalara bağlayacağım anlayacağınız... En son yazdığım yazımda ( Perşembe) 65.7 kilo geldiğimi müjdelemişim sizlere...Ama Cuma günü 66.6 kilo gelince yazı yazmaya varmadı elim. Bu gün ise 66.3 kiloyum. Nedenlerine gelince...Evet diyetimi bozdum! Ama fazla yiyerek değil...Az yiyerek...Hafta başından beri genellikle ara öğünlerimi atlıyorum. Sadece 3 diyet bisküvi kısmı hariç. Hatta iki gün akşam yemeklerini de yemedim. Yani sebzemi. Buna bir de az  su içiyorumu eklersek ne elde ederiz. Evet...Doğru... Affedersiniz ama 2 gündür tuvalete çıkamıyorum. Üstüne bi de halamgiller gelmez mi? Tadından yenmez bir dönemdeyim sizin anlayacağınız. 

Benim yaptığım hataları yapmamanızı diliyor, en kısa sürede normal halimle yeniden karşınızda olmayı umuyorum...

2 Nisan 2015 Perşembe

GRİ ANKARA

KEYİFSİZİM...

Bu gün Ankara her zaman ki gibi GRİ...O kadar soldurdu ki benim renklerimi de, hiç uyanmak hatta uyandıktan sonra da yataktan kalkmak gelmedi içimden...Ve defalarca ve defalarca o bankada çalışmak zorunda olmaktan beni kurtaran Tanrıma ve eşime teşekkürlerimi sundum kendi kendime...

Hani cumartesi pazar demeden arayan, size sürekli bir şeyler satmaya çalışan o bankacılar var ya, zor biliyorum ama kızmayın onlara...Nasıl bir satış baskısı altında çalıştıklarını...Ailelerinden, kendilerinden, çocuklarından ne kadar fedakarlıkta bulunduklarını... Her gün Demoklesin kılıcı gibi tepelerinde duran "atılma" korkusunu duya duya uykuya daldıklarını çok ama çok iyi biliyorum ben...

Şimdi hesap verme zamanı...

Bu gün Zumba yapmadığım için yeni videoyu yükleyemiyorum özür dilerim. İnşallah yarına...

3. kitabıma dün gece başladım. Seda Kaya Güler'den Aşk, Seks ve Kadınlara Dair...Bu sefer hikayeler bizden olsun istedim. Kitapta 10 kadının hikayesi var. Yazarın söylediğine göre isimleri değiştirilerek kullanılan bu kadınların tamamının öyküsü gerçek ama bire bir yaşam öyküleri değil. Yazarımızın deyimiyle; " O kadınlarda sizden birşeyler var; benden, iş arkadaşlarımızdan, sırdaşımızdan, komşumuzdan, yolda karşılaştığımızi sinemada yan yana oturduğumuz, alışveriş yaparken çarptığımız kadınlardan; hepimizden bir şeyler var. Kısacası Türk kadınının yatak odası hikayesi var bu kitapta."   

Ve günün tek iyi haberi sabah tartıda 65.7 kilo geldim!

1 Nisan 2015 Çarşamba

2. KİTABIN ARDINDAN

AH FRANSIZLAR!

Fransız filmlerine karşı genel hissi bilirsiniz...Pek sevilmezler...Fransız yazarlar için de hissedilir bu...Belki her ikisi hakkındaki fikirlerimizde de belirleyici olan eserlerin çok fazla psikolojik derinliğe sahip olmasıdır. Denilebilir ki Fransız yönetmenler de kameralarını tıpkı Fransız yazarların kalemleri gibi kullanırlar...Özellikle film karelerinin gündelik yaşamdan seçilmiş olması, yaşanan her olayın hayattaki monotonluğun ve sıradanlığın içinde evrilmesi, tıpkı romanlardaki gibi kahramanların psikolojileri üzerindeki derinlemesine tahliller ve çoğu zaman sıkıcı boyuta ulaşan detaycılık....Belki de tüm bunların sebebi Amerikan tarzı sinemaya alışmış olmamızdır ne dersiniz?

Ben Fransız edebiyatıyla Charles Perrault' nun "Çizmeli Kedi", "Uyuyan Güzel", "Kırmızı Şapkalı Kız", "Kaz Ana" ve "Kül Kedisi" gibi birbirinden güzel masalları ile tanıştım ilk. Tabii Fransız olduklarını bilmeden. Genç kızlığımda La Fontaine, Moliere, Victor Hugo, Alexandre Dumas (baba) Honore de Balzac, Stendhal, Gustave Flaubert, Samuel Beckett, Jules Verne ve nihayet Emile Zola'nın kitaplarını okudum. Ayrıca üniversitede Siyaset Bilimi derslerinde Jean-Jacques Rousseau, Voltaire ve Montesquieu'nun eserlerini inceledim. Cyrano de Bergerac, Üç Renk Mavi, Nikita, Kraliçe Margot, Leon yine bu dönemde izlediğim harika filmlerdi. Evlendikten sonra eşimle operada Sevil Berberi ve Figaro'nun Düğünü'nü izledik...Oğluma okumayı öğrendikten sonra aldığım ilk kitaplardan biri Antoine de Saint-Exu-pery'nin Küçük Prensi'ydi. Şu anda da Jules Verne'nin 80 Günde Devri Alem'ini okuyor. Anlayacağınız sanat konusunda Fransızları sever ve takdir ederim.  

Yine de ben Aşkın Ömrü Üç Yıldır'ı okumaya başlarken yazarının Fransız olması ile hiç ilgilenmemiştim diyebilirim. Beni ilgilendiren tek şey kitabın, karşısında olduğum bir fikre beni ikna edip edemeyeceğiydi. Nitekim kitabın 52. sayfasında " Üç yıldan sonra ya eşlerin birbirlerini terk etmeleri ya kendilerini öldürmeleri ya da çocuk yapmaları gerekiyor: insanın sonunu kabullenmesinin üç değişik şekli." cümlesini okuyunca "No'luyoruz yaaa?" dedim kendi kendime. Daha önce yazmıştım sizlere biz evliliğimizin üçüncü yılında karar vermiştik çocuk yapmaya...Ama bizim sebeplerimiz başkaydı. (Yoksa?...) Yok canım ben, eşim yaşından yakınmasa belki bi üç-dört yıl daha çocuk yapmayabilirdim. (Valla mı?...) Kitap ilerledikçe yazarın bu ve benzeri vurucu cümleleri devam ediyordu. Ama itiraf etmek gerekir ki bu tarz cümleler dışında (hani hepimizin face'de resimler üzerinde paylaştığımız türden) yazarın tarzına pek ısınamadım. Ve kitabı okumayı bırakmama konusundaki motivasyonumda sizlerin payı çok fazla...Sağ olun... Var olun...

Çünkü... Kitabın sonunda bırakın beni ikna etmeyi, yazarımız şu itirafta bulundu: " Umarım, bu kitabın yalancı başlığına fazla kızmamışsınızdır; tabii ki aşkın ömrü üç yıl değil; yanıldığım için mutluyum."   


BİR NİSAN ŞAKASI GİBİ


DURDU!

Bu gün diyetin 14. günü. Yani ikinci haftam bitiyor. Ama tartıda hala 66.2 kiloyu görüyorum. Tam 4 gündür aynı kilodayım. Durdu anlayacağınız. Bozdum mu hiç derseniz, kesinlikle HAYIR derim. Hareketlendirmek için ne yapmak lazım? Yarın yeni bir koreografi daha ekleyeceğiz Zumbaya. Belki o kar eder. Ne diyeyim? Sabretmek lazım....